28 Aralık 2010 Salı
20 Aralık 2010 Pazartesi
7. Satır

Onun düşü bir düş içinde bir düştür,sığda kalan anlamda değil,derine inen anlamda bir düştür.Uyandığında ,gece boyunca rüya gördüğünü bütün bedeniyle hissediyordu.Ve 3 şaşkın Alman kızı nasıl yatağa attığını anlatıyor.Düşüncelerimin merkezine hemen yerleşiverdi.Belki de bütün sınırlar hayal ürünüdürler;nesnelerin doğası hakkında yeterli bilgimizin olmaması,gerçekliğin modelini gereğinden çok basitleştirme sonucu olarak ortaya çıkmıştır,bu sınırlar.Bilgi, teselli vericidir.Müzik almaya gitmektesin ya da aşkın başarısına.Neyin gitmediğini nihayet anladım sanırım;ben bir kahraman olmak isterdim.Ama zaten şovalye onu itmiş, kılıcı kalçasında takırdayarak ilerlemeye başlamıştı bile.Tabi yavrum.Aristoteles, maddesiz eşya olmadığını doğru bulur.Çok fazla erkeği olmuş kadınlar bir sonraki erkeklerini duygudan ziyade intikam arzusuyla seçerler sanki.Savurur bulut kılıcını Santiago ta yukarıda.Bazen ayağa kalkıyor,kolunun hareket ettiğini hissetmek bir ses duymak için bir kitap alıp duvara fırlatıyordu.Çocukken huzur bulmak istediğim tek yer evimdi.Bu sabah buzdolabında yumurta vardı ama, kalmamış.Gözyaşlarına boğulmak ve eşyaları camdan atmak için ne bekliyor?.Yalnızca yirmi yıldır kullanılmasına rağmen,çok hızlı haberleşme imkanı sağlayan telgraf,dünya halklarını daha o zamandan birbirine yakınlaştırmıştı.Her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir.
10 Aralık 2010 Cuma
5 Aralık 2010 Pazar
hiçbir şey hakkında bir şey daha
I got so high I scratched 'till I bled
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
The finest day that I've ever had
Was when I learned to cry on commmand
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
I'm on a plain, mmmm
I can't complain, mmmm
I'm on a plain, mmmm
My mother died every night
It's safe to say, quote me on that
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
The black sheep got blackmailed again
Forgot to put on the zip code
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
I'm on a plain, mmmm
I can't complain, mmmm
I'm on a plain, mmmm
Somewhere I have heard this before
In a dream my memory has stored
As a defence I'm neutered and spayed
What the hell am I trying to say?
It is now time to make it unclear
To write off lines that don't make sense
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
And one more special message to go
And then I'm done, and I can go home
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
2 Aralık 2010 Perşembe
kendimi aramadım
29 Kasım 2010 Pazartesi
konuşmadıklarım çok
bir regl zırvası
22 Kasım 2010 Pazartesi
sokaklar garip

21 Kasım 2010 Pazar
yatkalkzırvaları
Je parle français, mais dans mes rêves

hep böyle olmadık zamanlarda yazasım geliyor zaten ama öyle bir geliyor ki sanki yazmazsam nefes bile alamayacakmışım gibi ama ne yazacağımla ilgili hiçbir fikrim de olmuyor.Böylesi güzel oluyor yine de napiim kafam bi kaçış yolu arıyor o anda da yazasım geliyor çünkü. Mesela yarın jürim var çok çok çalışmam lazım bir sürü iş var oturdum yazıyorum çünkü yazmazsam olmaz çıldırırım birazdan.Yapmayı sevdiğim bir şey yazmak .yazmayı seviyorum vesselam.Seviyorum seviyorum da hani bi konu başlığı bi anafikir yok işte. ne gelirse onu kovalıyorum bak yine kovalıyorum tuttuğunu koparan biriyimdir ama bi türlü yakalayamıyorum ama yakaladığımda çok süper şeyler olacağını bildiğimden inadına koşuyorum koşuyorum. evet hep beraber zihnimin koşuşunu izliyoruz. iyi seyirler.
12 Kasım 2010 Cuma
büyüdüm
derindeyken yüzeyi yüzeydeyken derini özler olmuşum korkup sığlara çekilirken bi yanım dalgalara kafa tutar olmuş ben beni ararken ben beni yalnız bıraktığımdan bir ben kendi kendine küçülüp masum bir çocuk olmuş.
o kadar büyümüşüm ki sonunda çocuk olmuşum düşe kalka büyürken düşüp kalkma peşinde koşar olmuşum. mışlı geçmiş zamanlarda dolanırken ben yaptım ettim demeyi özler olmuşum. gelmiş miyim gitmiş miyim inmiş miyim çıkmış mıyım ? kaçmışım saklanmışım yakalanmışım derken ben kendimle oynar olmuşum. kendimle oynadığımı farkettiğimde yalnızlığıı dinler olmuşum, onu alıp yanıma ağaçlara tırmanmış, denizler aşmış, yıldızları seyre dalmışım. derken aşkı görmüşüm yalnızlığımı yarı yolda bırakmış, kendimi onun peşine takıp dağa tepeye tırmanır olmuşum. dağa tepeye tırmanmışım tırmanmışım da yükseklerde olmak hoşuma gider olmuş . aşkı sevmişim çıkmışım çıkmışım da inmeyi unutur olmuşum. gel zaman git zaman aşk kaybolmuş, yukarılar hoşuma gittiğinden inmeyi beceremez hale geldiğimden aşkıma kavuşmak için tek yol kendimi tepeden aşağı bırakmışım. düşmüşüm düşmüşüm de yine yalnızlığımı bulmuşum. ben onu bırakmış olsam da o beni meğer hiç unutmamış geri geleceğimi bildiğinden beklemiş beklemiş yine gideceğimi bile bile sevmiş sarmış yaralarımı kapatmış.
ben seviyorum
nasıl oldu da
uyumsuzluklarımın ve burda olmayışlarımın beni mükemmel uyumlu bir insan yaptığı bir dünyada yaşıyorum. ne kadar az tepki vermeye hevesli olursan ne kadar durursan o kadar uyumlu oluyorsun. kimseyi tehdit ettiğin ya da kapıştığın yok kimseyle ne de olsa... kendimi ortaya koyduğumdaysa ya fantastik bir dünyam ya gizemli bir kişiliğim ya da pollyanna olduğumdan bahsediyor insanlar. bu daha çok uyumlanmamı sağlıyor çünkü herkes bir şekilde merakını giderene kadar meraklı olduğu şeye uyum göstermek zorunda hisseder kendini. bu bir çıkar ilişkisi bu bir insanlık belirtisi. bunları görerek yaşamak ve herkesin ne şekilde nasıl yanaştığını ne niyetle ne alıp verdiğini görmek daha da zorlaştırıyor işleri. oysa kolaylaşacakmış görünüyor öyle değil mi?
kolaylaştırabilir kolaylaştırabilir de bu hiç bana göre değil. her gün canımı yakan kalbimi kıran yalanlarıyla dünyayı boyamaya çalışan bunu da beceremeyip yalanlardan yarattıkları dünyalarda sıkışıp kalıp depresyondan depresyona koşan insanlardan biri olmak niyetinde değilim. ne umut çalmak ne öç almak ne ihtirasla yıkanıp sonunda egomla başbaşa kalıp kafayı yemek niyetindeyim. maddi manevi sömürülere duygusal yıkımlara her gün yalanlara kanmaya alışan beynim gittikçe otomatikleştiğinden kendim kendimi bazen kendi içimde saklanmış rüyalarımda koşturup dururken buluyorum ve gittikçe daha da uyumlanmış görünüyorum buralara. oysa ben uzaklaştıkça yaklaşıyorum buradaki insanlara çünkü ne kadar uzaksam beni kandırmaları da o kadar kolay. işleri bittiğindeyse de silip atarlar, umrumda değil.işler hiç kolay değil.
sadece severek yaşadığım yıllardayım, sadece seviyorum... sevgilimi, ailemi, bazı arkadaşlarımı, kedileri, denizi, yağmuru, şelaleleri, ayı , güneşi... sevdikçe büyüyorum sevgilerimi büyütüyorum ve daha çok büyüyorum. oysa hala sevebildiğim için çocuk olduğumu biliyorum. çocukluğumda büyüyorum.
eminim herkes seviyor. ama kim düşünmeden seviyor??
kim sevme eylemini bir olguya dönüştürüp ssadece sevmeyi seviyor?
kim sevdiğini büyütüyor kendinden önce?
kendini doyurmak için mi seviyorsun, sevilmek için mi, iyi bir insan olmak için mi sevmek için mi?
yoksa sadece seviyor musun?
sevgisiz kaldığımı hissediyorum bu günlerde....ama sevmeye devam ediyorum. gerçek sevgiyi görebildiğim gözler var etrafımda hala. işte beni bu dünyaya çağıranlar. binlerce ışık yılı uzaktan benimle gelmiş gibiler. öyle olmasa da severdim zaten. sevdiğimden ortaklıklar yaratmaya çalışıyorum işte. ortaklıklar yaratmadan sevmek gerek.
kendimi seviyorum , kendimi seviyorum , kendimi bildikçe kendimi daha çok seviyorum. bilinçli hatalar yapan kendimi seviyorum , bazen kontrol edemediğim kendimi seviyorum , içerde sürekli konuşan benleri de seviyorum. kendimden bahsetmeyi sevmiyorum ama parlayıp duran bir kalbim var şimdiye kadar kirletmem için beni zorlasalar da kirletemediğim bir kalp. orta yerimde durup beni aydınlatan kaçıp içine sığınabileceğim bir yer. gece rahat rahat uyumam için ninniler söyleyen incindiğimde beni yeniden hayata döndüren bir kalp. beni rahatlatan, beni kıstıran.
farkındaysan biraz kırgınım ama geçmiş bi kırgınlık bu kendimi gördükçe unuttuğum bir kırgınlık.. insanlara çok kızdım. tahmin edebileceğinden çok fazla . pamuk prenses hikayesindeki cadı gibi elinde zehirli elmayla dolaşan tüm bu insanlara çok kızdım. öfkemi bastıramadığım zamanlar oldu işte, oluyor da olucak da. bir kez olsun patlatıp kurtulmak istiyorum ama insanları kırmak hiç tarzım değil. aslında ne tarz meselesi ne başka bir şey kırılmış kalplerin sorumluluğunu üstlenemeyeceğimi düşünüyorum sanırım. SAçMA .
başlığı yok bunun
kedinin günlüğü sayfa 135
3 Kasım 2010 Çarşamba
sevgili canlı(ölü) bomba
Nasıl göründüğüm hiç umrumda değil çünkü iletişim kurarken ben beni görmüyorum,yalnız seni görüyorum.Her seferinde değişen bir başka sen olan seni...Senin nasıl göründüğün umrumda olan. LÜTFEN! Lütfen huzurlu görün, mutlu görün. Hüzünlü gözlerinle, sinirli sözlerinle,asabi tavırlarınla ya da kirletilmiş ruhunla suyumu bulandırma.Zaten seviyorum seni. Bu bile anlık mutluluğunudaha görünür kılmaya yetmeli.Yetebilir. Eğer insansan sevgi seni sarabilir.
EY bu kadar sevdiğim insanoğlu! Nasıl oluyor da sen benim bu kadar umrumdayken ve ben şiirler yazarak uyanırken ve ben seni sevmek için yola çıkmışken sen gidip orda burda canımı yakabiliyor; en sevdiğim sabah şiirlerimi kana bulayıp silebiliyorsun?
Kendi kendini yokedebilme lüksünü nasıl başkalarının da canını alarak/yakarak cinayete çevirebiliyorsun?
Kendini sevmeni söylüyordu oysa herkes,,, sevebilecek bir sen bile bırakmıyorsun.
Orada ağladığını biliyorum, pişmanlığın ve insanlığın yakanı bırakmayacak bunu sen de biliyorsun. orada ağladığını duyabiliyorum, ağlıyorsun çünkü patlama aklını başına getirdi,ruhunla başbaşa kaldın . bence ağlama.En azından kendine ağlama. git orda bana ağla , annene ağla canını yaktığın insanlar için ağlaa.Yok YOk iyisi mi sen git kendine ağla.
29 Ekim 2010 Cuma
tam bir günlük
26 Ekim 2010 Salı
bir film,bir hayat
25 Ekim 2010 Pazartesi
duyudeney
güçlerimizi geliştirmemiz lazım anlaşamıyoruz. dudak okumayı hep denemiştim ama iş ciddiye binince o kadar da kolay olmuyor. evet olmuyor . eller kulaklardan buruna geçsin.kokusuz hislerimyok oluyor hayvansı içgüdülerimi kaybedince farkediyorum. yemek yemek hiç bu kadar keyifsiz olmamıştı hem. tuza doyamıyorum. dokunmadan edemem her şeyle oynamam yüzeylerini keşfetmem lazım bu bölümü atlasak mı diyorum??
- olmaz
- hani ötesine geçicektin?
- 3 bölüm bitti şurda 2 tane kalmış .
- yap gitsin
- denemeye değer.
bir süre dokunmuyorum ne kaleme ne kitapa ne kedime ne sevgilime ne klavyeye ne ağaca ne kuşa. bu zor bir dönem uzaklaştım,,, özledim,,,yakınlaştım. bu bölümü de atlattım.
müjde!
21 Ekim 2010 Perşembe
bu tutar part2
19 Ekim 2010 Salı
bu tutar
'güzelleştiremiyorum' dedi, gitti.
gidişiinin ardından tek yaptığım sadece bakakalmaktı. güzelleştiremediği şey neydi? zaten her şey çok güzel değil miydi? mutluyduk.. mutlu uyuduk.
kalkıp bir kahve demledim.mutfağa gidene kadar tekrar tekrar gidişini izledim. böyle gidişlere alışık değildim. kavga gürültü olmadan sessizce çıktı gitti, ağzımı açıp tek bir laf bile edemedim. gitti. belki gelir dedim. belki gelir dedikten sonra işler çığrından çıkmaya başladı, şaşkınlığım kendini hüzünle sarmaladı belirsizlikler içinde kaybolup gitti geriye gözyaşlarım kaldı. kahve sıcak. soğumasını beklemem gerek. ne güzel üflerdik beraber çıkan buhara bakıp hikayeler uydururduk. hep gülerdi, gülerdim. sonra beni öperdi.o öpünce kahve daha çabuk soğurdu. büyük bir sessizlik içinde kahvenin soğumasını bekledim. daha önce bu kadar uzun sürdüğünü hiç farketmemiştim. bundan sonra sütlü kahve içmeye karar verdim. soğuk sütle karıştırıcam bundn sonra. alışkanlıklarım daha 10 dakikada değişmeye başladı. zihnim sorulardan kendini kurtaramıyordu bir türlü ve ruhum zaten çok uzaklardaydı. bedenim çıplak yapayalnız, üşüyordu. ve bir ağlama krizi daha...
uyuyakaldığımı farkettiğimde iş için çok geç kalmıştım. hemen arayıp izin almalıydıım. kalkıp telefonumu almaya yçneldim. buz gibi bir kahve ayağımdan parkeye süzülmeye başladı o anda.
- sonunda soğumuş.
- devam edecek dostlar-
DUR!
doğru yerde, doğru zamanda. Anlık duruşlarda sert vuruşlarda varoluyorum. Yılları paketleyip atıyorum. Attıklarım gelip beni buluyor tuttuklarımsa kaybolup sonsuz oluyor. sonsuzluk gittikçe büyüyor. büyüdükçe duruyorum. Duruyorum.
duruyorum...
duruyorum... duruyorum...
görüyorum,duruyorum. duyuyorum, duruyorum. seviyorum, duruyorum. kaçıyorum,duruyorum. gidiyorum,duruyorum. atlıyorum, duruyorum. dokunuyorum,duruyorum. sıçrıyorum,duruyorum. kalkıyorum duruyorum.duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum....
durmaktı zor olan aslında... dünyanın tersine dönebilmek....
dönerken durabilmek, duruken dönmek. eylemsizliğe karşı gelmek,sert vuruşlara tepkisiz kalabilmek. etkisi tepkisi yasalara karşı gelmek.
Bir de durdukça iterler seni, sarsarlar. Sen durdukça,zarar görmedikçe daha çok gelirler üstüne.
Topladığın potansiyeli merak ettiklerinden hepsi. bu duruşun bir vuruşu var elbet.
doğru yer doğru zaman...
rüya paketi 1
uzun zamandır bu gezegendeyim , su gezegeni. hiç kirlenmeyen suyumuz sürekli gürüldeyen şelalerimiz her zaman yeşil ağaçlarımız uçsuz bucaksız mavilik. mavinin her tonu var burda. maviyi zaten çok severim ama toprağa basmayı çok özledim. yerçekimini dolaysız hissetmeyi kaldırma kuvveti olmaksızın ayaklarımı havada savurmayı.
işte gitme vakti...
burdan ayrılmak çok zor ama özlemlerim beni boğuyor, toprağa basmam gerek. nerden indiğini bilmediğim merdivenlerden iniyorum aşağı gitmek için daha hızlı adımlarla. durmadan....
burdan tek çıkış noktası burası tek bir araç var ben aracı kaçırdım. 1.5 saat daha beklemem gerek. bekliyorum...
bekleyemiyorum. gidip bir form alıyorum dolduruyorum. hayır bu for kağıt değil. kağıt ama senin bildiğinden hiç değil. ıslanmaz, silinmez.
herkese form dağıtıyorum, aslında dağıtamaıyorum. 1.5 saat burda 2 saniyeden daha kısa . arkamı döndüğümde araç orda. garip bi his kaplıyor vücudumu, damarlarımı ısıtıyor,gözlerim takılı kalıyor. gidiyorum....
araç 8 kişilik ama burdan yalnızca 3 kişi ayrılabiliyor. durumu kısaca izah edeyim. birincisi araçta koltuk yok sanki deniz kızları binsin diye yapılmış uzun oturuş için uygun. sanırım denizkızları dünyaya bu araçla geliyor. aracın kullanılacağı yerde bir çanta ama nedense o üç kişi sayılıyor. anlamıyorum. araçta hali hazırda 2 teyze var onlar sürekli gidip geliyorlar.anlamıyorum.
üç kişiden ilk ben biniyorum. araca girip oturmaya koyulduğumda benim bile bilmediğim bir dövme farkediyorum ayağımda ama bununla teyzeler daha ilgili çok heyecanlanıyorlar. ben de bakıyorum iki dövmeden mavi olanı daha çok dikkatlerini çekiyor. incelemeye koyuluyorlar bana bunun kimin yaptığını soruyorlar ama bir kadın yaptı diyebiliyorum ancak. onlar da bana bunun kesin o olabiliceğini söylüyorlar. onun kim olduğundan hiç haberim yok. dövmeye yakınlaşıyoruz beraber inceliyoruz. bir film olsa ekranda sanki bir tek o dövme varmış gibi. masmavi...
bu kaçmaya çalıştığım gezegen kadar mavi. yıldız şapkalı bir tanrıça. mavi, masmavi bir tanrıça. sanki tüm su perilerinin annesi oymuşçasına. anaç ve huzurlu bir yüz ifadesi var. etkileniyorum. anlamıyorum...tanrıçanın karnında yunuslardan oluşmuş bir halka.. koyu mavi yunusların içinde sonsuza uzanan bir perspektif.
halkanın ortasında sonsuzdan koşup gelen açık mavi ışıl ışıl insanlar.koşup gelen dedimse de daha çok salınıyorlarmış gibi bir edaları var.
burda hızlı bir geçiş...
arcın camından dışarı bakıyorum.bu çok sevdiğim gezegene son bir defa daha bakıyorum. içim buruk.
toprağı çok özledim....
13 Ekim 2010 Çarşamba
mevsims
keşke her şey yine mevsiminde olsa mevsimleri daha iyi yaşardık o zaman. ama haklı olarak seralarda üretiyoruz her zaman her şeyi yiyebiliyoruz zira 2 mevsimimiz kaldı.neden iki mevsimliyiz?
seralar yüzünden...
baharı bekleyen kumrular bekleyedursun daha.
sert mevsim geçişleri insanları da sertleştiriyor. sertleştikçe kırılganlaşıyoruz, hiç tahammülümüz kalmadı. tahammülsüzlüğe tahammülüm yok artık benim de; susup gidiyorum.
yeniden domates hikayeleri yazmama 8 ay kaldı. ben hormonlu domates sevmem illa ki yerim domatessiz ömür geçmez hele soğuk kış sabahları hiç çekilmez.
ama onlar gerçek domates değil. yazdıklarım gerçek olmaz o zaman. ben gerçeklerden yanayım. aslında gerçek nedir hiçbir fikrim yok.
olsun.
biraz daha soğusun mandalina hikayeleri başlar. onlar daha eğlenceli.
geldim.
geniş bir ara
büyük bir ara
iki arada bir derede yazıyorum sonrasında.
özlüyorum yazmayı, özledikçe paslanıyorum,paslandıkça pasları atmak için daha çok beklemem gerekiyor başlamak için . kaldığım yerden başlamıyorum. olduğum yerden başlıyorum ve ben bu aralar her şeyi seviyorum.
odamı seviyorum, evimi seviyorum. bilgisayarımı, kedimi ,sevgilimi, müpümü, kendimi, okuldakileri okulu her şeyi seviyorum. sevdikçe hayatın kendisi oluyorum. uzaktan izlemiyorum artık içeri akıyorum. akabiliyor muyum?
akıyorumdur...
akışkanım ben çünkü.
eğim olmalı bi yerlerde.
bu iyi mi?
bana ne....
16 Eylül 2010 Perşembe
sıkıntı böyle büyür
14 Eylül 2010 Salı
patlamalarla ilgili teşekkür mektubu
saçlar karpuzlar ve klonlar
sevgim fışkırdı
pop şarkısı- afet
laylay li lay lom
görenler beni deprem oldu sanıyor
lay lilay lilay
oysa sadece kalbim hop hopluyor
lay lilay li
ay seni görünce yerçekimi beni bozmuyor
laylilayli lay laylilay lilay lom
bir gördüm seni sensiz olmaz
ben sevdim seni bu kalp yasatmaz sensiz beni
haydi gel beri bu ruh artık kabul etmez deri
laylilay lilay laylilaylilay lom
görenler beni seller bastı sanıyor
lay lilay lilay
oysa heyecandan ellerim ter terliyor
lay lilay li
ay seni görünce beni yağmur bile ıslatmıyor
*NAKARAT*
haydi sev beni gel al götür beni
sen adeta ilkyardım seti
ders kaydı
13 Eylül 2010 Pazartesi
aç dök iç dök
11 Eylül 2010 Cumartesi
rıdvanla ilgili son gelişmeler
zeplin de özler
özlerim ben de
5 Eylül 2010 Pazar
çay bükücü rıdvan
referandum duma duma dum
4 Eylül 2010 Cumartesi
dumansız iletişim
zeplinde yaşıyorum -intro
16 Ağustos 2010 Pazartesi
günlük1
Bu bir kafa boşaltma metnidir.
Anlamak anlamamak farketmez bir ben bilirim anltamam da gösteririm.
Neşeli günleri az insanla geçirmek neşeni azaltmaz anlatmak çoğaltır mı azaltır mı onu bilmem belki neşene seni daha çok yaklaştırır belki uzaklaştırırken alıştırır.
Alışılmış hisler kendilerini adsızlığa yakınlaştırır ne hissettiğini bilemediğinde başa dönüp ne olduğunnu hatırlayacağına bence en baştan başla.
Gittiğimiz yollar düzleştikçe yolsuzlaştığımızı hissediyorum.
Zora girince tıkanan zihin kanalların boş bir vaktinde açıldığını hissedersen onu bir yere bağlayıp köprüler kuramazsan o zaman can sıkıntısı başlar.
Can sıkıntısı yaratıcılığa da dönüşebilir ki bu zora girdiğinde seni kurtaracaktır ya da can sıkıntısı olarak kalmaya devam edip daha çok canını sıkacaktır.
Alışacaksın.
Rengini arayan adam ben miydim acaba?
Küçük maya nın küçük ben olduğundan eminim.
İçimdeki milyonlarca benle barıştım bugün öyle ya da böyle hepsini seviyorum.
Aşçı ben bana yemek yaptırdı 'bi tutam da tuz' dediğinden beri yemek yaparken onu dinlemeye karar verdim.
bugün ağustosun 3ü
günlük2
çamaşır makinesini çalışırken izlemeye bayılırım, çalışmazken üstünde santranç oynarım.
Çamaşırları astıktan sonra onları 15 dk da 1 çeviririm ,daha iyi kurumaları için. Hem bu sayede kat izi de olmuyorlar. Köfte kızartmak gibi; içleri de kurusun.
Düşünmek ile fikir yürütmek arasındaki bağları düşündüm arada bir bağ olması için farklı yerlerde olmaları lazımdı farkları söylerken arada bir bağ olmadıığını farkettim sonra bu konuda fikir yürüttüğümü anladım düşünmekle fikir yürütmek arasında pek bir fark olmadığını farkettiğimdeyse içimde dinmek bilmez tartışmalar doruklara ulaşmıştı. Onları kendi haline bırakıp çamaşır yıkadım.
Odam akşam güneşi alıyor.karşı binanın çatısındaki kuşların gölgesi düşüyor perdeme. Onları izliyorum. Dans ediyorlar.birazdan kaybolucaklar ama ben buna sevinicem çünkü bu artık odama güneş girmiyor demek olucak . Hava çok sıcak.
Godot'yu beklerken i okurken godot'yu beklediğimi farkettim. Hangimiz godot'yu beklemiyoruz ki::.....
çok sıcak.
Sevgilim süper bi parça yapıyor. O yeee!!
ah şu teraminler!!.....
şimdi yeni karakterlere ihtiyacımız var, yepyeni, yesyeni, yemyeni....
karpuz geldi.
ramazan geldiğinden çanakkalelide karpuzcu da akşamüstü gelir oldular bu sabah uykularımızın bölünmesine engel olsa da kahvaltı da sırf canım çekti diye karpuz yememi engelliyor.
Bugün ağustosun onbeşi.
domates günlükleri 1
DOMATESLİ KORKU treni
Ben oldum olası domatesi çok severim ne yazık ki o hep yakında ama ulaşılmaz bir sebze oldu çocukluğumda. Bu arada sebze demek ne kadar doğru bilmiyorum ama Birkaç yıl önce okuduğum bir habere göre domatesin meyve olduğuna karar verilmişti. Bu sevgili domatesin biyolojik yapısından çok dünya pazarındaki ekonomik dengelerin mutluluğu için verilmiş bir karardı. Ve yanlış hatırlamıyorsam domates bir meyvedir ama tuzla iyi gider.
Hele bir de zeytinyağı limon kekikle birleştirdin mi onu dayanılmaz kokusuyla alıp götürdükten sonra gelir bir de damağından yakalar seni ve tabaktan yok olup gidene kadar bırakmaz. Neyse hep vardı o ama ben yiyemezdim büyük güçler tarafından büyülenmiş domates yememeye mahkum edilmiş bu büyük bir sınavdı benim için ve bu sınavı atlattığımı ergenlikte farkettim artık yediğim domatesler vücudumu domates tarlasına çevirmiyordu. Kışları yemeyi pek tercih etmesem de tüm kış için depolardım zaten her gün 1 kilo domates tüketmeden uyuyamazdım uyuyamam da .
Severim domatesi.
Domatesi bu kadar sevmeme rağmen geçen kış takıldığıom hormonlu domates konusu beni geceleri uyutmaz oldu. Domates yüzünden uyuyamıyordum bütün domatesler hormonluydu ve zzaten kışın domates yenmezdi. Bu beni garip bir psikoza sürükledi aklımda sürekli domates vardı kokluyordum domatesi ama kokmuyordu bu beni hayli depresif yapmıştı o günlerde.
Ve bir gece o rüyayı gördüm hayatımı değiştiren beni terler içinde uyandıran ve uzun bir süre domatese bakamama sebep olan o rüya....
bu rüya da her rüya gibi sakin başladı hapsolduğumuz bir gece klübünde fotoğraf çekmeye çalışıyorduk ortada bir stand mankenler defileler kırılan fotoğraf mkineleri dans eden insanlar. Buraya kadar her şey normaldi gece klübünde hapsolduğumuzu anlayan bizler için sorun yoktu ta ki kapılar açılıp çıkmamıza izin verilene kadar. Bu arada o kadar çok dans etmişiz ki sabah olmuş farkedememişiz. Neyse ordaki cadı hepimizin ayağına prangalar takıp sıraya dizdi bizleri ve kendi icadı olan sandalyeler oturttu. Bu arada bilen bilir rangerlar hayli ürkütür insanı üstü kapalıdır bir eksen etrafında döner en azından sandalyeler bir yere bağlıdır. Bu kötü kalpli cadı hepimizi bu kamikaze sandalyelerinin bireysel hallerine oturttu Hiçbir yere bağlı olmayan ama oturduğum bu sandalye yükseldi yükseldi ve yükseldi sandalyeyle beraber uçuyordum uçtukça görüş alanım genişliyor ve gördüğüm şeyle beraber tanrım doğruymuş diyorum.
İilerde dev domates tarlaları var bir sürü domates her yer domates bütün dünya tek başına bir domates olmuş sanki ve aşağıdaki domatesler gittikçe büyüyor büyüyor büyüyor en sonunda bir futbolsahasından daha geniş çaplı bir domatesle karşılaşıyorum ve biliyorum sandalye oraya yöneliyor sanırım bizi bu dev domateslerle öldürecekler diye düşünüyorum ve olanımı yapıyorum.
Domatesin içine girmem aslında biraz zor çünkü budev domatesin zarı çok kalın olmalı ama bu cadı bizi buraya çok şşiddetli de yollayabilir domatesşn içinde boğğulmak istemiyorum. Mezar tasşımda domatese doydu yazması ilginç olurdu tabi.
Evet plan şuydu:
domatesin içine girdiğimde dev çekirdeklerin arasından süzülüp domates suyunun içinde yüzerken domateisn kabuğunu delene kadar domates yemeliydim. Bu beni kurtarabilecek tek plandı. Hazırlandım.
Ve uyandım. Ter içinde uyanmışlığın hararetiyle önce mutfağa sonra buzdolabına yöneldim.bu arada koridorda çok temkinliydim yeni keşfettiğim domates fobim beni her yerde yakalayabilirdi. Dolabı açtım 1 bardak soğuk su içtim ve orda bir domates gördüm. Tuzla ne güzel olur diye düşündüm elimde bıçağım onu bir güzel doğradım tuzlayıp yedim.
Domates çok güzel.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
sTorY of JOhn
once upon a time there was a rabbit that can't jumped called John.
Poor John could not play with others 'cause he could not jump.
John could not jump so life is so hard for him.
John could not jump so all of his friends are away from him.
>> JohN, Oh John what a lovely rabbit you are.
>>> You can't jump so you are not a rabbit anymore.
>You have to choose the hard way 'cause you can't jump.
>>>you can'T jump so you shouLd try to fly.
So John decided to fly.He found a friend who can fly easily. It was a bird called Beo.
Beo... The expert of flying.
John asked him if Beo could teach him to fly. Beo, the bird, answered him . The expert of flying said him 'yes'
yes Yes YeS YES yes...
John heard the answer then he jumped into the sky with happiness.
John could jump.