28 Aralık 2010 Salı

Klavyedeki tüm harflere baktım yazmadan önce ne yazabilirim ki dedim.....
J ve F'de noktalar var,,,,, sanırım körler için referans noktalar.....ı dikkatimi çekmesi için yapılan şeyler dikkatimi çekiyor peki onlar bana ne anlatıyor.aklıma sadece Jefrey geliyor. Peki jefrey nerden aklımda kaldı evet get him to greek ten...... iyi filmdi vesselam. saygılar vs.sevgi güzel bişey

20 Aralık 2010 Pazartesi

7. Satır


Onun düşü bir düş içinde bir düştür,sığda kalan anlamda değil,derine inen anlamda bir düştür.Uyandığında ,gece boyunca rüya gördüğünü bütün bedeniyle hissediyordu.Ve 3 şaşkın Alman kızı nasıl yatağa attığını anlatıyor.Düşüncelerimin merkezine hemen yerleşiverdi.Belki de bütün sınırlar hayal ürünüdürler;nesnelerin doğası hakkında yeterli bilgimizin olmaması,gerçekliğin modelini gereğinden çok basitleştirme sonucu olarak ortaya çıkmıştır,bu sınırlar.Bilgi, teselli vericidir.Müzik almaya gitmektesin ya da aşkın başarısına.Neyin gitmediğini nihayet anladım sanırım;ben bir kahraman olmak isterdim.Ama zaten şovalye onu itmiş, kılıcı kalçasında takırdayarak ilerlemeye başlamıştı bile.Tabi yavrum.Aristoteles, maddesiz eşya olmadığını doğru bulur.Çok fazla erkeği olmuş kadınlar bir sonraki erkeklerini duygudan ziyade intikam arzusuyla seçerler sanki.Savurur bulut kılıcını Santiago ta yukarıda.Bazen ayağa kalkıyor,kolunun hareket ettiğini hissetmek bir ses duymak için bir kitap alıp duvara fırlatıyordu.Çocukken huzur bulmak istediğim tek yer evimdi.Bu sabah buzdolabında yumurta vardı ama, kalmamış.Gözyaşlarına boğulmak ve eşyaları camdan atmak için ne bekliyor?.Yalnızca yirmi yıldır kullanılmasına rağmen,çok hızlı haberleşme imkanı sağlayan telgraf,dünya halklarını daha o zamandan birbirine yakınlaştırmıştı.Her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir.

10 Aralık 2010 Cuma

dırınınım nınımmmm...
hissettiğimin ne olduğunu tam olarak söyleyemem gibilerden oluşan tanımlamalarımsa yetersiz kalacaktır.Masallaştırıp anlatsam her gün ayrı dönemde geçen bi masalın içinde olduğumdan zor olacaktır takip etmesi oysa benim anlayabileceğimden bile daha hızlı gerçekleşen bu düşler silsilesini anlatmam hayli zahmetli.Önce hızlanmam lazım.Hızlanmak için işte ısınma hareketleri ama söylemeliyim ki bu düşler silsilesi tamamen gerçek. benim bu ve o ve tüm dün ya ve evren ve orda zaman yok. Önce aklıma gelenleri sıralayım.
Isınma hareketleri dediğimde mesela aklıma gelen, geçen yılbaşından başka bir şey değil bir görsel var kafamda ve bu geçen yılbaşına ait.Yer Asos.Zaman Yok.Isınıyoruz düzden ve tersten renkler var bolca ve evet ısınıyoruz.Yaptığım resimler içimdekileri anlatmaya yetmiyor yaşıyorum ben de .İşte ısınma hareketleri bunlar benim için.Isınma hareketleri sonunda tapınaktayız bir kayanın arkasında... ve uçuyoruz birbirimize bağırsak da iki insanın en yakın olabileceği yerden, duyduğumuz evrenin müziğinden başka bir şey değil rüzgar tınılarıyla özdeşleşen.Ve ben işte burada takılı kalıyorum sabaha kadar buz gibi olması gerekirken ve tepede dolunay bize bakarken ben üşümüyorum.Sabah olduğunda denize bakıp gülüyorum bu bir sır olarak kalsın sen ben ve ay arasında.


5 Aralık 2010 Pazar

hiçbir şey hakkında bir şey daha

ebedi sessizliği ebediyete varmadan yaşamak kuşkusuz sancılı olacaktır.Oysa ne edebi bir şey var bu durumda ne de ebedi. Her şey oldukça yalın ve sessiz... planlanmış gibi duran her şeyin içinde şaşkın bir senden başka hiçbir şey yok sürekli seni takip etmesinden sıkıldığın gölgen bile seni yalnız bırakmış.Oysa bunu isteyen senden başkası değildi!
Öğrenilmiş cümlelerinle daha ne kadar konuşabilirsin merak ediyorum ne zaman kendi kelimelerini yaratıp kendi cümlelerinle suratıma vuracaksın gerçekleri.? Oysa istediğin gerçek bile değil tek istediğin beni çıldırmış görmek biliyorum. Çıldırdığımdan emin olabilirsin.Bunun tadını çıkarmak için çok zamanın olacak çünkü yapayalnızsın ama öyle doyumsuzsun ki bu seni sandığından daha az oylayacak ve evet doyumsuzluğun sana özgü bile değil.Tadını çıkar hatta just enjoy it.Kendi uydurduğum kelimelerle söylemem gerekirse kokoriko demem yeterli olacaktır sanıyorum.Bir şarlatandan farkım olmadığının gayet farkındayım oysa sen bunun ben olmadığını bile göremeyecek kadar körsün şimdi.Derin sessizliğine gömül ve istediğin huzur orada mı bir bak ve unutma ben hep burada olucam!Bunu bilmek her şeyi daha mı zor yapacak?Saçma!Hadi tadını çıkar aptal olma!Daha ne kadar aptal olabilirsin ki?'! Her neyse yine çok konuştum şimdi monologlarınla kendini zehirlemeye devam et!
Hiçbir satır arasına sığmayacak ciddi sorunlarımı hep bir kelimenin içine sıkıştırıp yolladım insanlara ve evet tahmin edileceği üzere kimse anlamadı oysa ümitle bekliyordum okyanusa bıraktığım şişenin içindeki nota cevap gelsin diye.Oysa ben mucizelere inanırım ,beni anlayanlar var.Genç kız bunalımlarıma geri döndüğüm zamanları seviyorum bazen,, beni zinde tutuyor!Ama hastalanmak daha kolay artık kendimi güvenle bırakabileceğim kollar azaldı kendi başının çaresine bakma zamanı!Bİr takım sorunlarımı alttmek için yazıyorum bazen ve bu evet bu pek hoşuma gidiyor diyemem küçük bi bukowski olmaya niyetim yok ya da küçük her hangi bir şey ben büyük şeylerin peşindeyim ve evet çok iyi hayal kurarım!Hayallerimin gerçek olması ya da olmaması umrumda bile değil umrumda olan hayallerimin ne kadar renkli olduğu o renklerle ben hayatımın resmini yaparım evet.Zaten yapılması gereken bir şey varsa o da bu olmalı.Daha mutlu olmak için hep beraber hayal kuralım onların gerçekleşmesini beklemek yerine hayallerimizi kullanıp hayata renk katalım.Oldukça basitmiş aslında.
Bak işte şimdi ebedi sessizliğe ulaştım, aradığım sessizlik mutluluğumda gizliymiş beni mutlu edense yeni bir şey öğrenmemden başkası değil yani tam olarak adlandıramıyorum ve evet adlandırmakla ilgili ciddi sorunlarım var.İsimsiz olan her şey daha anlamlı sanki.Neyse konumuz bu değildi aslında konu bile yoktu ortada değil mi?Beni mutlu eden keşfediyor olmam sürekl keşif halinde olmam ve uzun boşlukların ardından eğer kendimle ilgili ya da insanlarlaa ilgili ya da evrenle ilgili kendi kendime farkettiğim bir şey karşıma çıkarsa işte o zaman mutlu oluyorum ve evet mutluluk kafamdaki seslerin çoğunu susturuyor bir anlı bile olsa buna değiyor.
kulağımda çınlayan şarkıysa nirvanadan geliyor şu an evet on a plain!



I'll start this off without any words
I got so high I scratched 'till I bled
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
The finest day that I've ever had
Was when I learned to cry on commmand
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?

I'm on a plain, mmmm
I can't complain, mmmm
I'm on a plain, mmmm

My mother died every night
It's safe to say, quote me on that
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
The black sheep got blackmailed again
Forgot to put on the zip code
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?

I'm on a plain, mmmm
I can't complain, mmmm
I'm on a plain, mmmm

Somewhere I have heard this before
In a dream my memory has stored
As a defence I'm neutered and spayed
What the hell am I trying to say?

It is now time to make it unclear
To write off lines that don't make sense
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?
And one more special message to go
And then I'm done, and I can go home
I love myself better than you
I know it's wrong so what should I do?



Okuyan varsa bari benim için söylesin bir kere,evet.

2 Aralık 2010 Perşembe

kendimi aramadım

Orada.. Denizi görebildiğim yerde... uçsuz bucaksız deniz,,, karşıda ne bir ada var ne de gelen giden bir gemi...İşte orada duruyorum.Yerle göğün birleştiği yerde mavilerin dansını izliyorum bir başıma.Arkamda yükselen koca dağ beni her şeyden sıyırıp özgürce düşünmememi sağlıyor.İşte orada ben yalnızım.hiçbir şey düşünmeden düşünmenin keyfini yaşıyorum.Kendimi orada buluyorum.Işık doluyor içime,, yükseliyorum ,,,en hafif olduğum yerde gözlerimi kapatıyorum.. Ve orada gözlerimin rahatça kapandığı yerde kollarımı açıyorum.Açılan kollarım rüzgarı kucaklıyor şimdi.İşte rüzgarı kucakladığım yerde gözlerimi açıyorum. İçimdeki sıcaklık gittikçe büyüyor. Tüm hücrelerimde hissedebiliyorum yaşadığımı.İşte orada yaşadığımı hissettiğim yerde ben yalnızım.Ne geçmişim, ne geleceğim,ne bir pişmanlığım, ne bir kaygım, ne hüzün ne mutluluk hiçbir şey yok orada.İste orada yalnız olduğum yerde ve kollarım açıkken ufka doğru ufuk çizgisinde bir nokta oluyorum.İşte orada nokta olduğum yerde arkamda koca dağla ben kayboluyorum.İşte orada kaybolduğum yerde ben kendimi buluyorum.

29 Kasım 2010 Pazartesi

_Her şeyi kafanda yaşıyorsun!
-Kafam yok benim.
_O zaman yaşamıyorsun.
-Pek yaşadığım söylenemez.

konuşmadıklarım çok

Geçen cumartesi çok eğlendim.Muhteşem bir terasta akıcı muhabbet; aynı anda galata kulesini, haliç köprüsünü, tarihi yarımadayı, kız kulesini, ışıklı boğaz köprüsünü görebilmek gibisi yok.
böyle başlayan bir akşamın sonunda müp, erdem ben yine sürekli konuşup eğlendiğimiz sanarken bir süre sonra yalnız benim saçmalamama ve nefes almaya mahal vermeden kendimi konuşturmaya çabalamama dayanamayan erdem tam olarak ne dedi hatırlamıyorum ama o an konuşmamam kararı aldığımdan eminim ve evet saatlerce hiç konuşmadım.Bunu ben çocukken çok yapardım birine kızdığımda onu konuşmayarak cezalandırdığımı sanırdım ,,, bu arada kafamda çeşitli senaryolar oluşmaya başlardı evet mesela biri şöyle;

ben yanlış hatırlamıyorsam anneme küsmüştüm ve yine konuşmuyordum, çok önemli bir şey söylemem gerekirse deftere yazıp onu okutuyordum ama konuşmuyordum... Yine bir süre sonra bir köşeye çekilip oturduğumda kendi kendime sürekli tekrarladığım şey ' hiç konuşmayacağım, siz sesimi unutana dek ben konuşmayı unutana dek konuşmayacağım' Türkiye de yaşıyor olmanın verdiği etkiyle bu cümleyi öyle yerlere çektim ki şu an ben bile ne saçmalamışsın be küçük özge demeden duramıyorum.Evet şöyle ki ben böyle uzun süre konuşmadığım ve konuşmayı unuttuğum için haberlere falan çıkıyorum Manşetler yankılanıyor o zaman kafamın içinde tabi ben o programa bile gittim geldim. hey gidi günler!!:

böyle önemli bir anımı da paylaştıktan sonra sadete delirsem eğer ben aslında paylaşmak istediğim o akşam yine defterime not aldıklarım....(bu arada akşamlar karışmasın bu geçen cumartesi akşamı:)) lafı uzatmadan yazasım var her nedense evet işte konuşmadıklarım:

Hiçbir dili anlamasaydım o zaman çok iyi şiirler yazabilirdim..

Dayanabildiğim kadar konuşmayacağım....Hadi bakalım!
Yer yer konuşasım geldi ama hep sustum...O zamanlar konuşamayıp sustuysam beni konuşturabilecek daha büyük bir şey olması lazım.
YOoo! Hiç de komik olmaya çalışmıyorum; eğer komik olmaya çalışsaydım çoktan konuşmuştum.

Ben bunu çocuk kafasıyla milyon kere yaptım.(Bİr de çocukken yani diye not düşmüşüm yanına)

I am just a creator living with creatures inside me.(ingilizce de düşünmüşü yani bir ara)

Ben de onu diyorum işte, kaplanların soyu tükeniyor.Hatta Leonardo di Caprio kaplanlar için 1.000.000 dolar bağışlamış.

Omlar zaten neresi gelişiyor oraya saldırıyorlar.Aslında onlar her yerdeler.

Çünkü biz bu dünyaya 'insan doğurmak' istemiyoruz oysa onların 'asker'e ihtiyaçları var.

Aslında kürdizm kemalizm diye de bir şey yok.Burada ki hiçbir şey bizim değil hepimizin.Oysa kaplanların soyu tükeniyor kimsenin umrunda değil.

Bazılarının sorunu sadece üremek, bazılarınınsa yalnızca üremeden hayatta kalabilmek.

Evet bunları 5 dk içinde yazmış olmalıyım ama tek derdim kaplanlarmış gibi görünüyor.Bazen böyle kafamdaki sekmeleri kaydetmek hoşuma gidiyor işte napiim. bunu da en iyi konuşmadığım zamanlar yapabiliyorum.Yanlış anlaşılma da olmasın ki ben çok az konuşan br insanım aslında ,,, sadece bazen öyle susamıyorum ki ...

bir regl zırvası

hadi bakalım yeni bir kayıt!
hadi bakalım hadi bakalım... al işte oyalanmasaydım ne de güzel yazıcaktım her an her şeye sinirim bozulabiliyor bu gibi dönemlerde.
öncelikle bu gibi dönemlerden bahsedeyim. Bu gibi dönemler kadınların kırmızı kartı çektiği günlerdir, evet. Oyundışı kalan sevgili bu yetmezmiş gibi sürekli duygu değişimlerine kendini beğenmeyen sevgilinin ıkh mıkh larına maruz kalır. KIadınlar için ne kadar kötüyse bir erkek için de o kadar kötü olmalı! Ama yine de sırf bu aylık döngünün en şiddetli dönemlerinde sevgilinin 'hıhı haklısın sevgilim' demesinden daha kötü bir şey yoktur! Sinirliyim rahat bırak bni doyasıya alayım hıncımı ne varsa söyleyim yani kabullenmeyip de geçiştirmen sinirimi almıyor!! olmuyor, olmuyor.
Tamam bazen gereğinden fazla saçmalıyor olabilirim ama sürekli senaryolar uyduran beynim ve manik depresif kişiliğim hormonlarım yüzünden beni zaten bunaltmış durumda şakacıktan kafa sallamkla haklısın demekle beni yatıştıramazsın!! bakınız olayı hemen kişiselleştirdim bu hiç hoş değil.
Neyse sinirlendim işte. Geçene kadar yazamıycam orası çok net. Garip olansa birazdan hepsinin geçecek olması. bu anlık yüklenmelerim gerek kendime karşı gerekse karşımdaki kurban kimse ona(ki bu kurban genelde erkek arkadaşım olur) birazdan bulutların üzerinde olucam.Sanki İki dakika önce zırlayan ben değilmişim gibi kahkhalar atıcam. Kadın olmak çok zor.Evet, oldukça zor.

her neyse geçti bile.


22 Kasım 2010 Pazartesi

sokaklar garip



sokaklar gerçekten çok garip.Bİr kere insanların her türlüsü sokağa çıkar hele bir de cuma ya da cumartesi ise hele bir de istiklal deyseniz olaylar gerçekten ilginç haller alabiliyor.Gerçi enteresan olaylar dizisi görmek için açılmış gözleriniz ve her şeyi masallaştıran bir beyniniz varsa ya da ortasında olduğunuz olayın nedenini sonucunu görebiliyorsanız bir anda ve kafanız az biraz değişik çalışıyorsa gariplikler silsilesi içinde kaybolmanız için her durum uygundur ve şizofreniye sürüklenip paranoyalara kapılmamak için günlük yaşamınızda evde kendinizi çok iyi motive edebilmeniz lazımdır.Şimdi bir günlere ayırıp istiklali analiz edesim vardı ama şimdilik cuma ve cumartesiyle başlayacağım işe zira en kalabalık en melez ortam o zaman oluşuyor bu taksim çukurunda.Tamam kalabalık oluşu sindirilebilir gayet tabi İstanbul'un merkezi milletin işi gücü yok hoptrililaylaylaylaylilaylom falan ama herkes mi taksim'de olur hiç mi bir adım atamazsın yürürken İstanbul'un en büyük trafik sorunu istiklaldedir ve bu yaya trafiğidir. Birisini çarptığında maddi zarar çıkmaz evet ancak maneviyat diye bir şey bırakmazlar insanda illet edersin çek git başımdan ne işim var burada dersin.Nitekim iş işte geçmiştir mecbur devam edersin.Mesela ben tramvaya asılmayı öğrendim bunaldım mı yayalardan hop tramvaya asılıyorum ondan sonrası kolay durağı beklemeden atlayıveriyorum gel keyfim gel izole bir şekilde hedefime varıyorum.Hoş tabi tramvayın içindeki bir takım kimseler bu yaşta bir kızın ne işi var merak ediyorlar tramvayın arkasında bir gülüşmeler bir laflar falan ama neyse ki koruyucu meleğim sevgili sevgilim yanımda oluyor da herhangi bir sorun çıkmıyor. Yalnızken tramvaya asılmam!
Günün erken saatleri haliyle her şey daha sevimli, herkes güzel havanın tadını çıkarma peşinde ya da alış veriş iş kovalıyor ancak karanlık çöküp de ay gökyüzünde göründeyse o zaman acele etme vakti gelmiştir.İnsanlar alkol alımına başlayıp artık daha da garipleşecektir. kanımdaki adrenalin inanılmaz biçimde artar ve göz bebeklerim büyür. Aklıma bile gelmeyecek gariplikler yaşanmaya başlar.Hayır yani dolunay olsa kurt adam çıksa bu kadar şaşırmam.Öyle enteresan ki bu insanoğlu, gün içinde sakin normal bir insanken önce istiklalin baştan çıkarmasıyla şımarır akabinde su gibi akan alkolle tavana çarpar işte her şey o zaman başlar.Horon tepenleri boş boş bağırıp dans edenleri ya da garipleşmiş yüz ifadelerini de saymıyorum aslında anlatmakla olmaz ki yaşamak lazım ,yaşamak lazım.

Ben bir keresinde mesela çok da geç değildi ama çukurcuma da istiklale çıkarken bu arada çıktığım sokak falcıların olduğu sokak inanılmaz kayıp insanlar gördümdü de şarkı yazmıştım ama ne saçma benim de normalliğimden şüphe ediyorum gerçi her hatırladığımda ama ben normalim diye bir iddiam da yok zaten her neyse şarkı yazdım be ama Türk sanat musikisi bilmem ne makamında söyledim bir de onu bütün yol.Zaten burda söyledim mi bilmiyorum ama daha önce de söylediğim gibi çok doğaçlama çalışan bir kafam var patlattım şarkıyı . Hatırladığım kadarıyla şöyleydi(aiyy belki ses klibi falan koyarım buna hatırlayabilirsem tam tam tam);

Sen ne içtin böyle önünü görmüyorsun
Sen ne içtin böyle adını bilmiyorsun
Ne içtiysen söyle biz de alalım ondaaaann
içelim açılalım aynı kafaya varalım

Ah keşke az içseydin
benimle dans etseydin
böyle içip bayıldın
e şimdi ne yapalım?

Sen ne içtin böyle ayakta duramıyorsun
Sen ne içtin böyle beni tanımıyorsun
Ne içtiysen söyle ben de içeeeeğğğyyiiiiimmm
yeniden tanışalım geceyle yarışalım.

gibi gibi bir şeylerdi işte saçma sapan ama anlık hislerimi ancak böyle anlatabilirdim hoş bunu bir kızı görüp uydurdum sanki bir erkek içinden bu şarkıyı söylüyor olabilirmiş gibi gelmişti ama bu şarkı o zaman daha güzelsi sözleri falan da daha uzundu sanki her neyse yapıcak bir şey yok 3 ay önceki mevzuyu böyle hatırlayabilmem bile oldukça hoş bence. evet.
Sonra biz ordan asmalıya gittik yok önce başka bi yere gittik sonra asmalıya gittik ama anlatamayacağım komik şeyler olmuştu:)
yani o kadar da çılgın değil ama gün gelir ilgili birisi okur ayıp olur.Aslında çok da ayıp olmaz biz haklı sayılırdık ama olsun,hepsi şımarık sevgilimin suçu.Baya eğlendik ama o gün çok çok çok.

Ha bir de şu fotoğraf şu taksim çukurunda kaybolan cici kızlara ithafen.
çok anlamlı bir yandan esprili ve de duygulu.
Özellikle yapılmış bir şey değil ama gerçekten biri çiğneyip geçmiş,aferin iyi etmiş.

saygılar.

21 Kasım 2010 Pazar

yatkalkzırvaları

al işte şimdi de uykum geldi işe başlama hevesiyle yanıp tutuşup ardından bu yanıp tutuşmalardan kül olduğumdan yeni odunlar ararken ben kah internette kah evin içinde proje çizmeye başlayamadım hala. al işte uykum geldi şimdi.
ne olucak bu halim bilemiyorum yatıp sabah yapsam uyarıları gelmeye başladı kafamın içinden yapıcak bir şey yok yatıp kalkıp öyle koşturucam bir şey çıkmazsa da çıkmaz napiim iç güveysinden hallice çıkarım jürinin karşısına.

Je parle français, mais dans mes rêves


hep böyle olmadık zamanlarda yazasım geliyor zaten ama öyle bir geliyor ki sanki yazmazsam nefes bile alamayacakmışım gibi ama ne yazacağımla ilgili hiçbir fikrim de olmuyor.Böylesi güzel oluyor yine de napiim kafam bi kaçış yolu arıyor o anda da yazasım geliyor çünkü. Mesela yarın jürim var çok çok çalışmam lazım bir sürü iş var oturdum yazıyorum çünkü yazmazsam olmaz çıldırırım birazdan.Yapmayı sevdiğim bir şey yazmak .yazmayı seviyorum vesselam.Seviyorum seviyorum da hani bi konu başlığı bi anafikir yok işte. ne gelirse onu kovalıyorum bak yine kovalıyorum tuttuğunu koparan biriyimdir ama bi türlü yakalayamıyorum ama yakaladığımda çok süper şeyler olacağını bildiğimden inadına koşuyorum koşuyorum. evet hep beraber zihnimin koşuşunu izliyoruz. iyi seyirler.
işte soluğum kesilmeye başladı bu daha da şevklendiriyor beni yani öyle görünüyor. tabi ona buna laf atmak değil niyetim zaten laf atabilecek derece takipte de değilim ama bir şeyler kafamı kurcalıyor.Blog okuma alışkanlığım yoktu bak ciddiyim. yeni yeni okumaya başladım okudukça baktım bu popüler bloglar hep bi kötü erkeklerin peşinden yazılmış gibi öyle değil mi ama öyle değil mi hep bi şikayetlenme hep bi (o ağızla yazıyorum ki) bok atma üstüne. artık tutamadım tutamadım bu insanlık neden kusma peşinde kendi duygularını hiç mi anlayamıyorsun ey türk kızı biri yazsın da okuyiim dillendiremediklerimi o yazsın ben daha çok dillendireyim peşindesin,,, belki tek duygusal ezik ben değilimdir diye arkasına saklanabileceğin bir şey ben ne biliyim. Ben çok mutluyum galiba sinirlensem de kin kusamıyorum ah bu anlayışlı metabolizma beni çürütücek!!
hayır hayır aşk acısı çekmedim değil aşk acısı sandığım aşk acısı değildi ancak çok sonra anlıyorum işte üzülmem gerekiyordu çünkü filmlerde şarkılarda hep öyleydi tadını çıkardım ahh evet işte bu aşk acısı dedim. dostum alakası yok. kendimizi dinlemeyi bırakmayalım ama yine de kendimizi çok konuşturmayalım.evet.
inanılmaz bir rahatlama derin bir sükunet arkasında efendim şöyle bir baktım etrafa her şey aynı ama sanki ben çok uzaklardan gelmiş gibiyim. çok uzaklardaydım evet ama hep uzaklardaydım bu duygu yoktu o niye onu anlamış değilim??
kendi kendine konuşmanın zevki başka hiçbir şeyde yok. çok ciddiyim. kendi kendine konuşmayan delirir,kendi kendine konuşan delidir.
nasıl da nokta koyasım var en büyüğünden delicesine. Ama duramıyorum,,, durduramıyorum. bir de her gece yeni bir fransızca sözcük başlıklı rüyalarımdan bahsetmeliyim. Evet evet çat pat fransızcam var ama çat yani pat bile yok yani çünkü hala je seize ans.Oysa bilen bilir 22 yaşındayım.İşte öylesine bir fransıca bilgim var evet var.Ancaak birkaç haftadır çıldırmışcasına fransızca konuşuyorum rüyalarımda ama ne keyifli anlatamam.İlk gördüğüm rüya geçen seneydi fransızca döktürüyordum bir de uyandığımda hiçbir şey anlamamış olsam da baya uzun bir olaylar zincirinin içerisindeydim ama altyazısız fransızca bir film izlemiş gibi hatırlıyordum rüyamı.eyse gereksiz ayrıntılar kısmını atlarsak bi süredir sıklaşan bu fransızca rüyalar ya da french dreams ya da rêve français dün beni gerçekten şaşırtı.Böyle yine nasıl başladığını hatırlamadığım bir rüyanın içinde eski beyaz bir malikanede garip insanlarla muhabbetteyken -bu garipinsanlardan biri insan bile değildi ama insan olmalıydı neydi o?- bir anda kamera benim önümdeki kağıda çevriliyor kağıtta daha önce başka bir rüyadan hatırladığım bir tapınak çizimi var sütunlu falan ama sütunlar baya farklı yerleşmiş.Yine fransızca muhabbetler işte vous vous avez vous vous avez vous tu t'apelle comment falan derken çizimlere beraber baktığımız şahız bana trebuchet ne biliyor musun diye sordu ben de eehh tabi biliyorum dedim ama hiçbir fikrim yok neyse ki uyandım o anda.Oan uyanmasaydım çok zor durumda kalacaktım biliyorum dedim ama bilmiyordum yani. Her neyse uyanır uyanmaz ilk işim trebuchet nin ne olduğuna bakmak oldu.önce yazılışını nerden bildiğime şaşırdım çünkü tğrebuşeeğ diye falan söyledi rüyamdaki amca ama neyse bir baktım bu bizim bildiğimiz mancınık.Burda nasıl bir gönderme var bu bilinçaltı nerden besleniyor gerçekten anlamış değilim.
kendimi şöyle rahatlattım ben de akabinde yaa öyle bi font var evet evetvee bundan böyle ben o fontla yazıciiimmm. evet.
yaşasın trebuchet!!!

12 Kasım 2010 Cuma

büyüdüm

o kadar büyümüşüm ki kendi içimde gezinmek beni yorar olmuş ben başka yerlerdeyken aklım bensiz kararlar verip onları uygular olmuş ben kendi halimde keşifteyken dilim yeni tatlar almış kulaklarıma yeni melodiler çalınmış ağzım benim yerime konuşmuş ellerim çizer olmuş.
derindeyken yüzeyi yüzeydeyken derini özler olmuşum korkup sığlara çekilirken bi yanım dalgalara kafa tutar olmuş ben beni ararken ben beni yalnız bıraktığımdan bir ben kendi kendine küçülüp masum bir çocuk olmuş.
o kadar büyümüşüm ki sonunda çocuk olmuşum düşe kalka büyürken düşüp kalkma peşinde koşar olmuşum. mışlı geçmiş zamanlarda dolanırken ben yaptım ettim demeyi özler olmuşum. gelmiş miyim gitmiş miyim inmiş miyim çıkmış mıyım ? kaçmışım saklanmışım yakalanmışım derken ben kendimle oynar olmuşum. kendimle oynadığımı farkettiğimde yalnızlığıı dinler olmuşum, onu alıp yanıma ağaçlara tırmanmış, denizler aşmış, yıldızları seyre dalmışım. derken aşkı görmüşüm yalnızlığımı yarı yolda bırakmış, kendimi onun peşine takıp dağa tepeye tırmanır olmuşum. dağa tepeye tırmanmışım tırmanmışım da yükseklerde olmak hoşuma gider olmuş . aşkı sevmişim çıkmışım çıkmışım da inmeyi unutur olmuşum. gel zaman git zaman aşk kaybolmuş, yukarılar hoşuma gittiğinden inmeyi beceremez hale geldiğimden aşkıma kavuşmak için tek yol kendimi tepeden aşağı bırakmışım. düşmüşüm düşmüşüm de yine yalnızlığımı bulmuşum. ben onu bırakmış olsam da o beni meğer hiç unutmamış geri geleceğimi bildiğinden beklemiş beklemiş yine gideceğimi bile bile sevmiş sarmış yaralarımı kapatmış.

ben seviyorum

Kendi rengim daha derinlerden parlıyor artık görüyorum ama parlıyor bunu seviyorum kamasan gözler gercekliğe acılıyor biliyorum. Gerceklik demisken seninle en güzel rüyaların icinde dans ederken ben ve mırıldanırken söylemeye korktuklarimı daha gercek hissediyorum kendimi. Bu kadar gerceklik can yakıcı olabilirdi biliyorum ama maviye boyanan gerceklerim rüyaların icinde kaybolup gidiyor eriyor ve ta kendisi oluyor pembe düslerin. Gri sabahlarım turunculara kahverengi ögleden sonralarım yesillere ve karanlık gecelerim yıldızlara dokunuyor artık. Yıldızlara dokunuyor yıldız oluyorum artık parlamamı sağlayan bi günesim var ve onu cok seviyorum. Aslına bakarsan hayretler icerisindeyim,,,hayrete kapıldıkca ve sasırdıkca daha cok seviyorum.

nasıl oldu da


binlerce ışık yılı uzaktan geldiğim bu yere binlerce yıldır alışmaya çalışsam da alışamadığımın çok net farkındayım. bu farkındalık beni daha da alıp götürüyor buralardan uyumlanmaya çalıştıkça uyumsuzluklarım ve otomatik çalışmaya başlayan beynim beni daha da uzaklaştırıyor. sanki bitmeyen bir yolculuk gibi akıp gidiyorum. bitmeyen bir yolculuk olduğunu hepimiz bilsekte doğa yasaları gereği ..eylemsizlik isteği başta olmak üzere.. buraya geri geliyoruz hiçbir yere gitmiyoruz. baştan başlayıp yeniden olduğu yere gelmeye hevesli insanoğlu. oysa ben bir başlangıç olucaksa daha ilerden başlamayı tercih ederim.

uyumsuzluklarımın ve burda olmayışlarımın beni mükemmel uyumlu bir insan yaptığı bir dünyada yaşıyorum. ne kadar az tepki vermeye hevesli olursan ne kadar durursan o kadar uyumlu oluyorsun. kimseyi tehdit ettiğin ya da kapıştığın yok kimseyle ne de olsa... kendimi ortaya koyduğumdaysa ya fantastik bir dünyam ya gizemli bir kişiliğim ya da pollyanna olduğumdan bahsediyor insanlar. bu daha çok uyumlanmamı sağlıyor çünkü herkes bir şekilde merakını giderene kadar meraklı olduğu şeye uyum göstermek zorunda hisseder kendini. bu bir çıkar ilişkisi bu bir insanlık belirtisi. bunları görerek yaşamak ve herkesin ne şekilde nasıl yanaştığını ne niyetle ne alıp verdiğini görmek daha da zorlaştırıyor işleri. oysa kolaylaşacakmış görünüyor öyle değil mi?

kolaylaştırabilir kolaylaştırabilir de bu hiç bana göre değil. her gün canımı yakan kalbimi kıran yalanlarıyla dünyayı boyamaya çalışan bunu da beceremeyip yalanlardan yarattıkları dünyalarda sıkışıp kalıp depresyondan depresyona koşan insanlardan biri olmak niyetinde değilim. ne umut çalmak ne öç almak ne ihtirasla yıkanıp sonunda egomla başbaşa kalıp kafayı yemek niyetindeyim. maddi manevi sömürülere duygusal yıkımlara her gün yalanlara kanmaya alışan beynim gittikçe otomatikleştiğinden kendim kendimi bazen kendi içimde saklanmış rüyalarımda koşturup dururken buluyorum ve gittikçe daha da uyumlanmış görünüyorum buralara. oysa ben uzaklaştıkça yaklaşıyorum buradaki insanlara çünkü ne kadar uzaksam beni kandırmaları da o kadar kolay. işleri bittiğindeyse de silip atarlar, umrumda değil.işler hiç kolay değil.


sadece severek yaşadığım yıllardayım, sadece seviyorum... sevgilimi, ailemi, bazı arkadaşlarımı, kedileri, denizi, yağmuru, şelaleleri, ayı , güneşi... sevdikçe büyüyorum sevgilerimi büyütüyorum ve daha çok büyüyorum. oysa hala sevebildiğim için çocuk olduğumu biliyorum. çocukluğumda büyüyorum.


eminim herkes seviyor. ama kim düşünmeden seviyor??

kim sevme eylemini bir olguya dönüştürüp ssadece sevmeyi seviyor?

kim sevdiğini büyütüyor kendinden önce?

kendini doyurmak için mi seviyorsun, sevilmek için mi, iyi bir insan olmak için mi sevmek için mi?

yoksa sadece seviyor musun?


sevgisiz kaldığımı hissediyorum bu günlerde....ama sevmeye devam ediyorum. gerçek sevgiyi görebildiğim gözler var etrafımda hala. işte beni bu dünyaya çağıranlar. binlerce ışık yılı uzaktan benimle gelmiş gibiler. öyle olmasa da severdim zaten. sevdiğimden ortaklıklar yaratmaya çalışıyorum işte. ortaklıklar yaratmadan sevmek gerek.

kendimi seviyorum , kendimi seviyorum , kendimi bildikçe kendimi daha çok seviyorum. bilinçli hatalar yapan kendimi seviyorum , bazen kontrol edemediğim kendimi seviyorum , içerde sürekli konuşan benleri de seviyorum. kendimden bahsetmeyi sevmiyorum ama parlayıp duran bir kalbim var şimdiye kadar kirletmem için beni zorlasalar da kirletemediğim bir kalp. orta yerimde durup beni aydınlatan kaçıp içine sığınabileceğim bir yer. gece rahat rahat uyumam için ninniler söyleyen incindiğimde beni yeniden hayata döndüren bir kalp. beni rahatlatan, beni kıstıran.


farkındaysan biraz kırgınım ama geçmiş bi kırgınlık bu kendimi gördükçe unuttuğum bir kırgınlık.. insanlara çok kızdım. tahmin edebileceğinden çok fazla . pamuk prenses hikayesindeki cadı gibi elinde zehirli elmayla dolaşan tüm bu insanlara çok kızdım. öfkemi bastıramadığım zamanlar oldu işte, oluyor da olucak da. bir kez olsun patlatıp kurtulmak istiyorum ama insanları kırmak hiç tarzım değil. aslında ne tarz meselesi ne başka bir şey kırılmış kalplerin sorumluluğunu üstlenemeyeceğimi düşünüyorum sanırım. SAçMA .



başlığı yok bunun

öyle düşünüyorum ki.....
ben sanıyorum ki...
bana kalırsa...
zannedersem...
bana sorucak olursanız...
belki de...
...olamaz mı?
...bence.
..olduğunu düşünüyorum
.... mayı seviyorum.

böyle başlayıp böyle biten cümlelerim var çokça.Neden Neden diye düşünüyorum bazen.Hayat karşısında da tavrım böyle çünkü o nedenle düşünüyorum ben de bu konuyu sıkça.Kesin cümleler kurup iddialı adımlar atamaycak mıyım ben? Ya da istiyor muyum bunu? karşımda duran bir şey olmasın diye kendi arkamamı saklanıyorum ? neye yarar ki?
kimse neden böyle düşünüyorsun deyip beni yargılayamaz!.?
sanıyorum ki yargılanmak hiç hoşuma gitmiyor,evet gitmiyor. Kimse de yargılamak derdinde değil belki . ama bu mesela kenddi ardıma saklanmak değil emin olmadığımdan düşünüyorum.Emin olmak huzur bulmak gibi olmalı. O yemeği istediğimden emin olsam afiyetle yerdim,yeriim. Bİr şeyi iyi yapıp yapamayacağımdan emin olmadığımdan çoğu şeye başlamıyorum bile . Oysa denemeden bilemem, nasıl bilebilirm ki? kafamın içindeki gibi optimum durumlar olmayacak dıarda ama hayat dışarıda akıp gidiyor kafamı ters yz edip hayata akıtmam lazım.Yavaş yavaş ama baya yavaş açılmaya başlıyorum. İlk adımlarımı atar gibi. Korkmuyorum.YO yo ben cesur bi kzım evet. daha cesur olmama lazım. belki o zaman cümlelerim daha farklı başlar , belki hiç başlamaz. kim bilir...



kedinin günlüğü sayfa 135

ben en çok kağıtların üzerinde uyumayı seviyorum. sevgili sahibem nereye kağıt koysa üstüne kıvrılabilirim hemen neyse ki şanslıyım bu konuda. çeşit çeşit kağıt var burda son zamanlarda kendi işşleri dışında kağıtlarla uğraşmadığından hep atılıyorum kağıtların tepesinden. ama o çizerken her seferinde yeniden şansımı deniyorum bu durum onu çıldırtıyor olmalı :)
bugün kağıt bulamadım evde. Woody Allen' ın bir kitabı vardı ortada ufak bi kitap ama üstüne kıvrılmayı iyi bilirim onun üstündeyim şimdi.En çok da eski kitapları seviyorum,kokusunu hiç bişeye değişmem yıpranmış sayfaların dokusu da daha anlamlı. üstüne yatma dışında kemirmek de rahatlatıveriyor beni bazen.Evet evet bu diş izleri benim.

3 Kasım 2010 Çarşamba

sevgili canlı(ölü) bomba

Ben Nietzsche yi özledim, Goethe beni çağırıyor bense godot yu bekliyorum.İnanılmaz bir zincir, bi yerde buluşmamız lazım.Her sabah nasıl buluşuruzu düşünüyorum yataktan kalkmadan.Bazen şiirler yazıyorum kafamdan, ruhumu çıkarıp beynime asıyorum.Bu beni daha rahat bir insna yapıyor.Düşündüklerim yerine hissettiklerim oluyor bu sayede beni oluşturan,konuşturan. Dışarıdan kararsız,dengesiz görünmem belki bu yüzden.Belki de ,aslında, öyle düşünüyorum ki dışarıdan inadında sabit görünüyorum. Zaten akrep burcuyum, sabit. sabit. Zaten bana ne nasıl göründüğümden.
Nasıl göründüğüm hiç umrumda değil çünkü iletişim kurarken ben beni görmüyorum,yalnız seni görüyorum.Her seferinde değişen bir başka sen olan seni...Senin nasıl göründüğün umrumda olan. LÜTFEN! Lütfen huzurlu görün, mutlu görün. Hüzünlü gözlerinle, sinirli sözlerinle,asabi tavırlarınla ya da kirletilmiş ruhunla suyumu bulandırma.Zaten seviyorum seni. Bu bile anlık mutluluğunudaha görünür kılmaya yetmeli.Yetebilir. Eğer insansan sevgi seni sarabilir.
EY bu kadar sevdiğim insanoğlu! Nasıl oluyor da sen benim bu kadar umrumdayken ve ben şiirler yazarak uyanırken ve ben seni sevmek için yola çıkmışken sen gidip orda burda canımı yakabiliyor; en sevdiğim sabah şiirlerimi kana bulayıp silebiliyorsun?
Kendi kendini yokedebilme lüksünü nasıl başkalarının da canını alarak/yakarak cinayete çevirebiliyorsun?
Kendini sevmeni söylüyordu oysa herkes,,, sevebilecek bir sen bile bırakmıyorsun.
Orada ağladığını biliyorum, pişmanlığın ve insanlığın yakanı bırakmayacak bunu sen de biliyorsun. orada ağladığını duyabiliyorum, ağlıyorsun çünkü patlama aklını başına getirdi,ruhunla başbaşa kaldın . bence ağlama.En azından kendine ağlama. git orda bana ağla , annene ağla canını yaktığın insanlar için ağlaa.Yok YOk iyisi mi sen git kendine ağla.


29 Ekim 2010 Cuma

tam bir günlük

bu yılın 11 i 11inin 15inde 22 oluyorum. en sevdiğim sayı 7 ve uğurlu sayımın 9 olduğundan bahsediliyor.bir ay 30 çekiyor, bazen 31 gün ediyor. gün 24 saat diye söylentiler var . yine sayılardan bahsetmişti bir bilge rüyamda her şey sayılarda gizli. ben resim bile yapıyorum sadece sayıları kullanarak. işte böyle söylemişti. bir başka rüyamda 5 leri görebiliyor musun diye sormuştu bir kız ona görüyorum dedim. ve beşlere bakmaya başladım. bazılarını bakmadan göremiyorsun. bakmadan görsen de gördüğünün farkına varmıyorsun. evet ben 5 leri görüyorum en çok 7 yi ve 8i seviyorum. kalbim saniyede kaç tık yapıyor dakikalara çekince ne değişiyor. kalbim atmasa da yaşar mıydım ya da sayı değiştiğinde geriye ne kalıyor. kafam çok karışık.
madem sayılarda keramet deyip numerolojiye merak saldım ama beni tatmin etmedi kendi sayılarıın etrafına dolandım. sayılarımı kullanmaya karar verdim sayısal loto oynadım kendimden emindim ama 1 bile tutturamadım. sanırım gelecek hafta ben alıcam o parayı dedim. para kaç sayılı. çok sayılı br para bol sıfırlı. annem ne alacaksın diye sordu ona sandalye ve harddiskten bahsettim. o buna çok güldü boğazda bir yalı dedi bir de araba almalısın. işte onlar hiç aklıma gelmemişti. aslında en sevdiğime 1 i phone almaktı diğer bir dileğim. yine de çok param kalıcak bunlardan sonra sanırım dünyayı gezerim diye düşündüm ben de. görücek çok yer var önce şelaleri görcem sonra kanyonları sırasıyla dünyanın zirvesine çıkıcam ordan o noktasına inicem egzotik kıyılarda meyve suyu içip denize giricem. sayılarımı poşete koyup denize atıcam. balıklar yemesin diye poşetle atıcam ki biri onları buluğunda onun da işine yarasın. sonra onun rüyasına giricem.... peki 3 leri görüyor musun?
o buna şaşırıcak 3lere bakıcak performansını beğenirsem 1 sayı daha sorucam ona sonra ona da bakıcak belki o da yan şezlongda güneşlenicek bi zaman sonra. onu görünce sevgilimle birbirimize bakıp gülücez. en çok onunla gülmeyi seviyorum. en çok orda komik oluyorum. komik olmak hoşuma gidiyor bazen kendimi bile çok güldürüyorum. sayıları dikkatle izliyorum 11 çok önemli onun hakkında konuşmak istemiyorum o kutsal. oysa biz 27sinde tanışmıştık. 8. ayın 27si. o günler güzel günlerdi ama bunlar daha güzel. kendimden bahsetmeyi pek sevmem dmeiştim ama tek yaptığım ondan ibaretmiş bir de bnu anladım insanlık bi yerde napalım? kendimi rahatlatabiliyorum yine de. bahaneler uydurark da olsa bazen rahatlamak çok iyi. baya iyi. inanılmaz iyi. gökkuşakları üstünden denize kaymak gibi ya da hiç yere varamayıp gökkuşağının pembesi olmak gibi. en kız işi yazım bu olmuş olmalı ama napiim ben kızım.)
günlük gibi de aslında ne gibiyse gibidir. gibi olduğu sürece bir şey değildir. olsun.

26 Ekim 2010 Salı

bir film,bir hayat

film gibi hayat....
kötü bir bilim kurgu filmi,,, az bütçeyle çekilmiş zekaya da pek yer verilmemiş gibi. en acıklısından aşk dolu bir duygusal film hatta dram genele indirgendiğinde. sadece rüyalarda fantastik bir filme dönüşüyor ,, o zaman zaten en sevdiğim fantastik filmler diyorsun. inanılmaz bir komedi , akıl almaz esprilerle dolu. herkesin anladığı var anlamadığı gülünen yerler farklı olsa da kahkaha garantili bir komedi.acayip bir gerilim ve zaman zaman çığlıklar kopartan bir korku filminden başka bir şey değil hayat. gizem dolu bir aksiyon... kovalamaca peşinde geçen hayatın bir dedektifin kinden bazen bir komandonun kinden bile farksız. bazen kısa bazen uzun metraj ama kısa da uzun da hiç yetmiyor. belgesel, aile , polisiye, macera, romantik ne dersen de hepsi içinde sonsuza kadar sürecekmiş gibi hiç bitmeyen bir film. sen kurguyu çözene kadar bitecek ve ne iyi filmmiş diyeceksin. demeye vatin kalmayacak dünyanın dvd koleksiyonuna yerleşeceksin . ara sıra gelip karıştıracaklar koleksiyonu ve kendi filmleriyle karşılaştıracaklar. esas film hiç bitmeyecek. bitmesin...
film gibi hayat....
türü: romantik/ dram/ fantastik polisiye bilimkurgu /korku-gerilim/ aşk/ belgesel/komedi/aksiyon/ aile / trajedi/ reality

25 Ekim 2010 Pazartesi

duyudeney

Tüm duyularım inadına çalışıyor onlar çalıştıkça ben 5 duyunun ötesine geçemiyorum .. gözlerimi kapatıyorum . evet. artık görmüyorum,,, şimdi her şey daha heyecanlı daha çok korkuyorum artık çocuk olmadığımı şimdi daha net görebiliyorum. kulaklarımı tıkadım şimdi hiç kimseyi hiçbir şeyi duymuyorum ne o kötü pop şarkıları ne de mozzart var. sükunet... hayır hayır bu sükunetle uzaktan yakından alakalı bişey değil bu boşluk evet hava ykokmuş gibi hiç ses yok. her şey oldukça komik şimdi daha çok eğleniyorum kendi seslendirmelermi yaparken daha özgürüm artık ama telepatik
güçlerimizi geliştirmemiz lazım anlaşamıyoruz. dudak okumayı hep denemiştim ama iş ciddiye binince o kadar da kolay olmuyor. evet olmuyor . eller kulaklardan buruna geçsin.kokusuz hislerimyok oluyor hayvansı içgüdülerimi kaybedince farkediyorum. yemek yemek hiç bu kadar keyifsiz olmamıştı hem. tuza doyamıyorum. dokunmadan edemem her şeyle oynamam yüzeylerini keşfetmem lazım bu bölümü atlasak mı diyorum??
- olmaz
- hani ötesine geçicektin?
- 3 bölüm bitti şurda 2 tane kalmış .
- yap gitsin
- denemeye değer.

bir süre dokunmuyorum ne kaleme ne kitapa ne kedime ne sevgilime ne klavyeye ne ağaca ne kuşa. bu zor bir dönem uzaklaştım,,, özledim,,,yakınlaştım. bu bölümü de atlattım.

müjde!

hayat ne kadar sıkıcı oluyor bazen... her şey olduğu gibi akıp giderken...
sorumluluklarının peşinde koşman da ,tutkularını kovalaman da bitiyor ama hayat akıp gidiyor. bundan sıkıldığın an hiç düşünmüyorsun demektir. hayal kuramıyorsundur ve yalnızsındır. ve belki de günlerdir evden çıkmamışsındır. kalbin bile kırık değildir ama çikolata yemeden duramıyorsundur.

kendini kurtarmadan önce bu anın tadını çıkar!

tüm bu hissettiklerinden nasıl olduğunu bile anlamadığın bir şekilde kurtulduğun o an,,, kalbinden ve beyninden süzülen ışıklar çarpıştığında,,, derinler yüzey ve yüzeyler derin olduğunda ve sen altüst olurken bundan keyif aldığını farkettiğinde bir daha bu ana hiç dönemeyeceğini bilmen lazım.
kandırılamayacağını ve kandırmayacağını,,, sürekli görüp büyüyeceğini gölgeni bile renklendirebileceğini şarkılar söyleyip koşuşturacağını,,, belki bir kelebek gibi narin hissettiğinden korunmak isteyeceğini biliyorum.

kimse sana zarar vermeyecek!
veremeyecek...
artık sen bu dünyada dokunulmazlık kazandın. yeteneklerinle ödüllendirilirken delilikle cezalandırıldın.
şanslısın hiç sıkılmayacaksın.

21 Ekim 2010 Perşembe

bu tutar part2

telefonu işi her şeyi unutup yerleri temizlemeye koyuldum. bir yandan kahvenin soğukluğunu içimde hissediyordum. O da kahveyi dökmüştü ve ben çok kızmıştım bir keresinde. her yeri yeni temizlemiştim ve onun bunu farketmemiş olması üstüne dikkatli davranmayıp kahveyi etrafa saçması sinirlerimi bozmuştu. 'keşke kızmasaydım o kadar' dedim içimden ne var yani??
viledayı temizleyip yerine koyduğumda telefonum çaldı ,koşup açtım iş yerinden arıyorlardı. hemen bir yalan uydurup gidemeyeceğimi söyledim, anlayışla karşıladılar. zaten işkoliğin tekiyim uydurduğum yalana illa ki inanıcaklar zira hayatta işimi ikinci plana atmam. sorun bu muydu acaba?
beynim her şeyi ona gidişine bağlıyordu. şimdi o söz yeniden zihnimde yankılanmaya başladı 'güzelleştiremiyorum'
'güzelleştiremiyorum'
tabi güzelleştiremezdi,,,, lanet olası işimden başka hiçbir şey düşünmüyordum son zamanlarda.. önce terfi için iş yerinde sabahlamalara başladım,,, sonra terfi beni daha fazla işe bağladı ve sanki tek hayatım işmiş yardımcı elemanlar da geri kalan zamanı doldurmak içinlerdi. ve sevgilim de bunlara dahildi. nasıl güzelleştirsindi ki ona hiç izin vermedim!! hakkım olan izinlerimi kullanıp bir tatile bile çıkamadım onunla. bensiz gitmek istemediğinden onu da çiviledim bu şehre. oysa koşmak yüzmek lazımdı. çocuklar gibi gülmek...
hala bir çocuk gibi gülebildiğimi onunla farketmiştim oysa uzun zamandır aynı coşkuyla nefes alamıyorum, almıyorum.ona sakar olduğu için kızardım, sürekli bir şeyler kırar, bir şeyler unuturdu. oysa en büyük sakar benmişim.
duygusal sakar....

19 Ekim 2010 Salı

bu tutar

'her şey güzel olucak' demişti...
'güzelleştiremiyorum' dedi, gitti.

gidişiinin ardından tek yaptığım sadece bakakalmaktı. güzelleştiremediği şey neydi? zaten her şey çok güzel değil miydi? mutluyduk.. mutlu uyuduk.
kalkıp bir kahve demledim.mutfağa gidene kadar tekrar tekrar gidişini izledim. böyle gidişlere alışık değildim. kavga gürültü olmadan sessizce çıktı gitti, ağzımı açıp tek bir laf bile edemedim. gitti. belki gelir dedim. belki gelir dedikten sonra işler çığrından çıkmaya başladı, şaşkınlığım kendini hüzünle sarmaladı belirsizlikler içinde kaybolup gitti geriye gözyaşlarım kaldı. kahve sıcak. soğumasını beklemem gerek. ne güzel üflerdik beraber çıkan buhara bakıp hikayeler uydururduk. hep gülerdi, gülerdim. sonra beni öperdi.o öpünce kahve daha çabuk soğurdu. büyük bir sessizlik içinde kahvenin soğumasını bekledim. daha önce bu kadar uzun sürdüğünü hiç farketmemiştim. bundan sonra sütlü kahve içmeye karar verdim. soğuk sütle karıştırıcam bundn sonra. alışkanlıklarım daha 10 dakikada değişmeye başladı. zihnim sorulardan kendini kurtaramıyordu bir türlü ve ruhum zaten çok uzaklardaydı. bedenim çıplak yapayalnız, üşüyordu. ve bir ağlama krizi daha...
uyuyakaldığımı farkettiğimde iş için çok geç kalmıştım. hemen arayıp izin almalıydıım. kalkıp telefonumu almaya yçneldim. buz gibi bir kahve ayağımdan parkeye süzülmeye başladı o anda.
- sonunda soğumuş.

- devam edecek dostlar-

DUR!

duruyorum...
doğru yerde, doğru zamanda. Anlık duruşlarda sert vuruşlarda varoluyorum. Yılları paketleyip atıyorum. Attıklarım gelip beni buluyor tuttuklarımsa kaybolup sonsuz oluyor. sonsuzluk gittikçe büyüyor. büyüdükçe duruyorum. Duruyorum.
duruyorum...

duruyorum... duruyorum...

görüyorum,duruyorum. duyuyorum, duruyorum. seviyorum, duruyorum. kaçıyorum,duruyorum. gidiyorum,duruyorum. atlıyorum, duruyorum. dokunuyorum,duruyorum. sıçrıyorum,duruyorum. kalkıyorum duruyorum.duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum,duruyorum....

durmaktı zor olan aslında... dünyanın tersine dönebilmek....
dönerken durabilmek, duruken dönmek. eylemsizliğe karşı gelmek,sert vuruşlara tepkisiz kalabilmek. etkisi tepkisi yasalara karşı gelmek.
Bir de durdukça iterler seni, sarsarlar. Sen durdukça,zarar görmedikçe daha çok gelirler üstüne.

Topladığın potansiyeli merak ettiklerinden hepsi. bu duruşun bir vuruşu var elbet.
doğru yer doğru zaman...

rüya paketi 1

toprağa basmayı çok özledim....
uzun zamandır bu gezegendeyim , su gezegeni. hiç kirlenmeyen suyumuz sürekli gürüldeyen şelalerimiz her zaman yeşil ağaçlarımız uçsuz bucaksız mavilik. mavinin her tonu var burda. maviyi zaten çok severim ama toprağa basmayı çok özledim. yerçekimini dolaysız hissetmeyi kaldırma kuvveti olmaksızın ayaklarımı havada savurmayı.
işte gitme vakti...
burdan ayrılmak çok zor ama özlemlerim beni boğuyor, toprağa basmam gerek. nerden indiğini bilmediğim merdivenlerden iniyorum aşağı gitmek için daha hızlı adımlarla. durmadan....
burdan tek çıkış noktası burası tek bir araç var ben aracı kaçırdım. 1.5 saat daha beklemem gerek. bekliyorum...
bekleyemiyorum. gidip bir form alıyorum dolduruyorum. hayır bu for kağıt değil. kağıt ama senin bildiğinden hiç değil. ıslanmaz, silinmez.
herkese form dağıtıyorum, aslında dağıtamaıyorum. 1.5 saat burda 2 saniyeden daha kısa . arkamı döndüğümde araç orda. garip bi his kaplıyor vücudumu, damarlarımı ısıtıyor,gözlerim takılı kalıyor. gidiyorum....
araç 8 kişilik ama burdan yalnızca 3 kişi ayrılabiliyor. durumu kısaca izah edeyim. birincisi araçta koltuk yok sanki deniz kızları binsin diye yapılmış uzun oturuş için uygun. sanırım denizkızları dünyaya bu araçla geliyor. aracın kullanılacağı yerde bir çanta ama nedense o üç kişi sayılıyor. anlamıyorum. araçta hali hazırda 2 teyze var onlar sürekli gidip geliyorlar.anlamıyorum.
üç kişiden ilk ben biniyorum. araca girip oturmaya koyulduğumda benim bile bilmediğim bir dövme farkediyorum ayağımda ama bununla teyzeler daha ilgili çok heyecanlanıyorlar. ben de bakıyorum iki dövmeden mavi olanı daha çok dikkatlerini çekiyor. incelemeye koyuluyorlar bana bunun kimin yaptığını soruyorlar ama bir kadın yaptı diyebiliyorum ancak. onlar da bana bunun kesin o olabiliceğini söylüyorlar. onun kim olduğundan hiç haberim yok. dövmeye yakınlaşıyoruz beraber inceliyoruz. bir film olsa ekranda sanki bir tek o dövme varmış gibi. masmavi...
bu kaçmaya çalıştığım gezegen kadar mavi. yıldız şapkalı bir tanrıça. mavi, masmavi bir tanrıça. sanki tüm su perilerinin annesi oymuşçasına. anaç ve huzurlu bir yüz ifadesi var. etkileniyorum. anlamıyorum...tanrıçanın karnında yunuslardan oluşmuş bir halka.. koyu mavi yunusların içinde sonsuza uzanan bir perspektif.
halkanın ortasında sonsuzdan koşup gelen açık mavi ışıl ışıl insanlar.koşup gelen dedimse de daha çok salınıyorlarmış gibi bir edaları var.
burda hızlı bir geçiş...
arcın camından dışarı bakıyorum.bu çok sevdiğim gezegene son bir defa daha bakıyorum. içim buruk.
toprağı çok özledim....

13 Ekim 2010 Çarşamba

mevsims

domates mevsimini de tükettik.mandalina yeriz artık sonra kestane.

keşke her şey yine mevsiminde olsa mevsimleri daha iyi yaşardık o zaman. ama haklı olarak seralarda üretiyoruz her zaman her şeyi yiyebiliyoruz zira 2 mevsimimiz kaldı.neden iki mevsimliyiz?
seralar yüzünden...

baharı bekleyen kumrular bekleyedursun daha.

sert mevsim geçişleri insanları da sertleştiriyor. sertleştikçe kırılganlaşıyoruz, hiç tahammülümüz kalmadı. tahammülsüzlüğe tahammülüm yok artık benim de; susup gidiyorum.

yeniden domates hikayeleri yazmama 8 ay kaldı. ben hormonlu domates sevmem illa ki yerim domatessiz ömür geçmez hele soğuk kış sabahları hiç çekilmez.
ama onlar gerçek domates değil. yazdıklarım gerçek olmaz o zaman. ben gerçeklerden yanayım. aslında gerçek nedir hiçbir fikrim yok.
olsun.

biraz daha soğusun mandalina hikayeleri başlar. onlar daha eğlenceli.

geldim.

uzun bir ara
geniş bir ara
büyük bir ara
iki arada bir derede yazıyorum sonrasında.
özlüyorum yazmayı, özledikçe paslanıyorum,paslandıkça pasları atmak için daha çok beklemem gerekiyor başlamak için . kaldığım yerden başlamıyorum. olduğum yerden başlıyorum ve ben bu aralar her şeyi seviyorum.
odamı seviyorum, evimi seviyorum. bilgisayarımı, kedimi ,sevgilimi, müpümü, kendimi, okuldakileri okulu her şeyi seviyorum. sevdikçe hayatın kendisi oluyorum. uzaktan izlemiyorum artık içeri akıyorum. akabiliyor muyum?
akıyorumdur...
akışkanım ben çünkü.
eğim olmalı bi yerlerde.
bu iyi mi?
bana ne....

16 Eylül 2010 Perşembe

sıkıntı böyle büyür

yine sorumluluklarımın yaratıcığılımı dizginleyip törpülediği günlerden birindeyim.
CADim CADim çizerken aklımdan geçip giden, rüyalardan gelip boşluğa savrulan düşünceler artık canımı yakmaya başladı. onların düşünce olarak orda asılı kalması sonra dökülüp yok olması gerçekten can yakıcı. evet.
işte bu tam anlamıyla bir can sıkıntısı.içimde bir renkler fırtınası .
can sıkıntısı gece olduğunda öfkeye dönüşücek sıkılıp sıkılıp gözyaşı olucak . öfke kontrolüm üst düzeyde kendi kontrolümü kaybediyorum böylece. bilinmezliklere dolanıyorum içimdekilerle. geçicek diyorum , sorumluluklar zaten benim değil.
şu da bitsin başlıycam. başlayabilsem.

14 Eylül 2010 Salı

patlamalarla ilgili teşekkür mektubu

Sessiz baruttum ben sevgili... Soğuk kapalı bir mahzende koca bir fıçının içinde, henüz keşfedilmediğimden taşın sopanın maskarası oldum. Icten ice bildiğimden icimde neler durduğunu durdum durdum da ateşimi bekledim hep. O zaman doğru zamandır dedim bekledim bekledim. Yıllandıkça hüznüm arttı umutlarım kırpıldı ümitsizlik beni bunalttı. Sonra mahzen yıkıldı... bu büyük bir fırtınaydı, fıçıyla beni aldı attı fıcı da parcalandı. Korunucak bir yerim bile kalmamıstı yapayalnız açıkta savruldum. Sonuma ucustuğumu sonsuzluğa serpildiğimi sandım. Fırtına durulunca toparlanmaya calıştım tam kalkacakken yıllarca beklediğim ateşle karsılastım önce tutuştum ısındıkca daha cok yandım yndıkca daha fazla ısındım. Dur durak bilmeden her bir parçam aleve dönüştü ateş oluyordum bir yandan yürürken fıcıma vardım büyük bir patlamayla uyandım. Sessizce beklediğim hüznümle büyüttüğüm her seyi gördüm gökyüzüne uzanırken. Büyüdükce parladım parladıkca patladım. Ne taş ne sopa kaldı önümde. ne mahzene kapanırdım artık ne fıcıya saklanırdım yeniden. Patlamak icin var olduğum alevlenmek için yoğrulduğum bir hayattayım ben. Atesimle beraber hic bitmeyen patlamalarımla büyüyen bir ben . Her bir kıvılcımla büyüyen bir ben. Bunlara sebep olan yalnız sen. Teşekkür ederim her bir patlama için yine ben.

saçlar karpuzlar ve klonlar

Herkes 'korsana hayır' kampanyası yaparken insan kopyalanıyor olmasını çelişkili buluyorum. Evet, bu bir yorum.
Koyun kopyalandığında da heyecanlanmıştık 'vaooov' falan demiştik ama konu insan kopyalamaya gelince yine ikiye ayrıldık. Olan Dolly' ye oldu zaten yavrucak güzelim Yeni Zellanda çayırlarında gönlünce koşamadı bile ne ehemmiyetli olduğunun farkında olmadan göçtü gitti kırpılmadan.
İlk küp karpuzlar çıktığında da çok sevinmiştik. Sevinmemişmiydik? Ne akıllı şu japonlar demiştik. Küp küp karpuzlarımız, domateslerimiz olsun istemiştik; bununla da yetinmeyip melez meyveler sebzeler de istemiştik.evet, istemiştik.
Şimdi genetiği değiştirilmiş ürünler yiyor olmamız, hormonla yüklenip garip bir tür olmaya yüz tutmamız bir günde hop diye ortaya çıkan bir durum değil demek ki. Hepimiz karşıyız korsana GDO'ya ama sanırım az biraz geç kalmışız.Bu üniversiteye gidince kızların saçını hemen sarıya turuncuya boyaması gibi bişi, ben de yaptım. Ne alaka ne alaka deme işte.
Şimdi saçtan girip çıkıyorum...
....Üniversiteye gidiyoruz... İlk iş upuzun saçlarımızı kızıl tonlarına kavuşturuyoruz zamanla saçların rengi daha da açılıyor tupturuncu oluyor e tabi saçlar buna dayanmıyor kestiriyoruz biraz... zaten o uzamıyor biraz daha kestiriyoruz . Hem kısalıyor hem sertleşiyor saçlar . Biri saçını okşamaya kalksa eli içerde kalıyor, kafanda el koleksiyonu yapmaya başlıyorsun taşıyamıyorsun. Gidip kökten kestiriyorsun kısacık oluyor bu sefer ama akıllanmıyorsun...! zaten kısa deyip saçında türlü renklerle geziyorsun yeni keşifler, yeni modeller. Sonunda yazık ya bu saçlara diye geçiriyorsun içinden, kuaföre gidiyorsun vur boyayı kafama siyahtan başkası paklamaz bunu diyorsun. Simsiyah çıkıyorsun... Uzun bir süre sonra kendi rengini buluyorsun. Saçların zamanla yumuşamaya başlıyor sonunda ipek gibi oluyor. Her zaman çok yıpranmış bunlar diyen kuaförün 'ne güzel saçların bebek gibi' demeye başlıyor. Sonra yavaş yavaş uzuyor yavaş yavaş.... yavaş yavaş... Bu arada 4 yıl geçiyor elinde hiç bir şey kalmıyor harcadığın bi ton kuaför parası saç bakım masrafı kalıyor. ne kadar düzelse de eskisi gibi olmu yor güzelim saçların. o zaman dank ediyor en güzeli doğallık diyorsun doğal doğal geziyorsun.
şimdi bağlayacak olursam.;. tıpkı saçımızda yeni renkler denememiz gibi sebze meyvelerde heyecanlı, bilim adına önemli olabilir ama insan üzerinde denenmeyecek şeyler deneyip yemeye başladık. Yedik yedik hoşumuza da gitti onlar daha da pahalıya satıldı hatta vakti zamanında . Hiç şikayetlenmedik nasıl ki aklımız başımıza geldi, sağlığa zararlı bunlar anladık, GDO ya hayır kampanyaları başladı, kimse manavdan normal boyut ve şekillerde sebze meyve alamamaya başladı bu konudan şikayetler de işte böyle başladı ama uçtu uçtu kuş uçtu.
İş işten geçti dostlar tohumu alan üsküdarı geçti.

sevgim fışkırdı

birbirimizden haberimiz yoktu birbirimiz için yaratılırken, ruhumuz bu bedenleri seçerken, her bedenle yenilenen bilincimizle bu yeni dünyada titreşirken ve yine hiçbir fikrimiz yoktu; büyüyüp genişlerken, birbirimize koşarken.
Çarpıp düşmek pek ani oldu
inan hiç aklımda yoktu
beraber kalkarken biz ayağa
sanki tüm dünya dondu
Vücudundan akıp gelen alevle ben de gürüldeyip akan şelalemle birbirimizi hem nötrleyip hem coşturduk
biz bu dünya felç olsa onu bile koştururduk.
dönmeye başladı dünya; bize değil onlara.
Artık var olduğumuz yer saf ışık ve ses. Rezone olup akıyoruz birbirimize... Geçişiyoruz birbirimizin içerisine. Renkleri de biz yaratıyoruz eşsiz tınıları da... Tınıları melodileştiriyoruz eşi görülmemiş bir groovela.
Renkler içinde dans ediyor, tınıların üzerinde sörf yapıyoruz.
tüm bu sevgisizlikten sıyrılmış, sevgiden yaratılmış benliğimizle ışık olup uçuyoruz.
oh be iyi ki seviyoruz.!

pop şarkısı- afet

Laylay li lay li lom li lay
laylay li lay lom
görenler beni deprem oldu sanıyor
lay lilay lilay
oysa sadece kalbim hop hopluyor
lay lilay li
ay seni görünce yerçekimi beni bozmuyor
laylilayli lay laylilay lilay lom
bir gördüm seni sensiz olmaz
ben sevdim seni bu kalp yasatmaz sensiz beni
haydi gel beri bu ruh artık kabul etmez deri
laylilay lilay laylilaylilay lom
görenler beni seller bastı sanıyor
lay lilay lilay
oysa heyecandan ellerim ter terliyor
lay lilay li
ay seni görünce beni yağmur bile ıslatmıyor
*NAKARAT*
haydi sev beni gel al götür beni
sen adeta ilkyardım seti

ders kaydı

evet.... her dönem olduğu gibi bu dönemde sevgili okulumdan uzaklaşarak başlıyorum yine yeni yarıyıla.
her sene kendi yarattığım yeni bi teknoloji ile dersleri ilk ben alıcam istediğim programı yapıcam desem de şimdiye kadar hiçbir dersimi kendim almış değilim.
hep bi arkadaş hep bi arkadaş . öyle şanslıyım ki hiç derssiz kalmadım şu döneme kadar. aferin bana , teşekkürler arkadaşlara.
bu dönem 12 de olan ders seçimlerimiz için saat 10 da oturdum bilgisayar başına açtım sistemi bekliyorum sürekli sayfayı yenileyerek. refresh refresh refresh refresh refresh.....
bi yandan da otomatik sistem kayıt programını indirdim yine onu da açtım crnleri girdim o da hazır
bu dönem tam teşkilat hazırlandım . umutluyum kendim alabilicem dersleri o hazzı ben de yaşıcam. öğlene kadar oturmucam 12 de yazıcam kodları 12. 15 de her şey bitmiş olucak. oh be diyip çayımı yudummluycam . oh beee!!!

ben ders kaydı diye durayım heyecanlanayım burda stres başımdan aşağı aksın durmasın dönsün gelsin buraları göle çevirsin bataklığa dönüşsün beni içine çekedursun sevgili kardeşim abla bu doğru mu bu doğru mu diye yanıbaşımda zıplayıp durmakta. kendisi her şeyden habersiz içinde;
'kaşlarını çattı ve işaret parmağını salladı' cümlesinde hareketleri açıklanan kişinin duygusu ne olabilir? diye soruların bulunduğu testini benim onayımla bir sonraki soruya geçerek çözmekte. ah şu tatil ödevleri benim olsa...
sistem sayfasını yeniden yeniledim bu arada yüklenmeler başlamış sistem oldukça yavaşlamış. kalp atışlarım hızlanıyor, ellerim ayaklarım hiç durmadan terliyor kardeşim buraya da kare yapabilir miyim diye soruyor. dünya dönüyor dönüyor. annem bu gözlük yakışmış mı diyor. alp bu oldu mu diyor, altıgen çiziyor.
ders kaydı başlasa da bitse olsa olsa dersler benim olsa.

13 Eylül 2010 Pazartesi

aç dök iç dök

içim yazamadıklarımla dolu ve söyleyemediklerimle ve bağıramadıklarımla ve gülemediklerimle ve ağlayamadıklarımla ve kızamadıklarımla ve sevemediklerimle ve silemediklerimle ve takdir edemediklerimle ve gösteremediklerimle ve göstermediklerimle.
dünya bi garip. aslında garip olan dünya değil sadece sen ben o. annem, babam, kardeşim, sevgilim, amcam, teyzem, arkadaşım, komşum, ev sahibim, sevgilimin arkadaşları, onların arkadaşları, onların ev sahipleri, bazılarının kiracıları, kiracıların komşuları, komşuların akrabaları, akrabaların arkadaşları, onların sevgilileri, eşleri dostları, kapıcısı, mağazadeki kasiyer, okuldaki öğretmen, sınıf annesi, sınıf annesinin annesi, sıra arkadaşım; sonra büyüyünce bölüm arkadaşım, hocam, dekanım, rektörüm.
gaipten gelen garipliklerle büyütülmüşüz. herkes kendi garipliğini bir başkasının gaiplerine akıtıyor bu böyle büyüyor gidiyor. yuvarlanarak ilerliyor ilerledikçe büyüyor ve bu hiç durmuyor. neyseki gariplikleri severim gaipten gelenleri de. ama gaipten gelen sesler tanıdıklaştıkça garip gurup dediklerim monotonloştukça sıkıntılar başlıyor. içimden bi ben yine kalk gidelim diyor. giderim. yuvarlanan ben olayım büyürüm. büyüdükçe çocuk yanıma yanaşırım sen hala çocuksun derim kendime. gülerim. en çok da içimden gülerim. sonra o da dolar içime taşmayı beklerim. oysa ne elastik ruhum; taşmamacasına esner esner gerim gerim geirilir uyutmaz. uyumam ben de geceyi izlerim, dinlerim, severim. ay ışığından süzülür rüyalara girerim. girdiğim rüyalara dokunamam onları da izlerim . kah ağlarım kah kızarım bir sever bir haykırırım . ama yapamam rüyalara dokunamam onları da içime koyarım. içim dolar dolar taşmaz patlayana kadar beklerim. patlayınca her yana saçılır sevdiklerim, sevmediklerim, sildiklerim, kızdıklarım,ağladıklarım,patladıklarım, haykırdıklarım. hiç temizlemem uçar giderim, gider uyurum, uyur rüyalarıma dokunurum. garip bir ben gaipten bir ses olurum. duyulurum.

11 Eylül 2010 Cumartesi

rıdvanla ilgili son gelişmeler

kendimden aldığım son bilgilere göre çay bükücü rıdvan' ı başrollükten alıyorum.
uyduruk bir hikayemin önemsiz bir kahramanı olucak kendisi... konuştuk, anlaştık. enteresan bi tip olduğundan bu durum onu pek enterese etmedi.
laf aramızda rıdvan'ı dinlemekten çok sıkıldım. bük bük laf çevir kahvede servis yap ona buna sataş başka bişey yok. tamam heyecanlı... biraz aksiyon hiç fena olmaz ama yok yok olmuyor. anlaştık dedim ama anlaşamadık ben de kızdım onu başrollükten aldım aşağılara salladım arada lafa girer çay servisi yapar hepimiz çayımızı içer muhabbet ederiz.

çayım şekersiz olsun....

zeplin de özler

zeplin eski günleri özlüyor. benim hiç görmediğim eski günleri.
ağaçları özlüyor kendini uzayda hissettiği bol yıldızlı zamanlarını dünyanın. anlatıp duruyor anlattıkça hikayeler uzuyor tatlanıyor dinliyorum ben de. zeplin konuşur mu demeyin gerçekten konuşuyor. farklı bir dili var ama anlaşıyoruz. ilk zamanlar biraz zordu. zeplin yüzünden değil benim yüzümden. insan doğduğu gibi konuşamıyor, 8 ay koklaştık sevgili zeplinle . zeplin o günleri de özlüyor hepsini bana anlatıyor, ben hatırlamıyorum o daha çok anlatıyor.
Bir de korna sesi olmayan günleri özlüyor zeplin. biz yukardayız ya bütün sesler toplanıp bize geliyor, en çok da korna sesi rahatsız ediyor. olmuyor.
zeplin e de söyledim e al götür bizi dedim ne biçim zeplinsin.
'çok konuştum di mi?' dedi.
kalktı aldı götürdü kabak 'a. biraz sıkıntımız geçti 'çok güzelmiş burası neden daha önce gelmedik?' dedim 'daha nereleri saklıyorum sen bi bilsen' dedi.
alem şu zeplin. içi geniş, ferah,minimal, rahat,efil efil, manzaralı, postmodern,heyecanlı, süprizlerle dolu, hoş sohbet,cana yakın güzel evim, zeplinim.
o da özlüyor.

özlerim ben de

insan özlüyor sevdiğini rüyalarda buluşsa bile... sıkılıyor bi zaman sonra ne kadar eğlenceli olsa da. biriciğisiz yapmak istemiyor, bozmak istemiyor. ne kaçmak ne koşmak ne hoplamak ne oturmak istiyor. özlüyor özlüyor duvarlara tırmanıyor insan yine de özlemi geçmiyor. sevmesem özlemem özlemimin tadını çıkarıyorum, onu derecelendiriyorum, o beni bitirirken ben onunla alay ediyorum; o böyledir o şöyledir diye konuşuyorum konuşuyorum, özleme laf atıyorum. bana mısın demiyor gittikçe büyüyor üstüme geliyor kör ediyor, sevdiceğimi göstermiyor. Oysa istanbul ankara 6 saat, yollar gittikçe kısalıyor. uzun bir ayrılık sonunda ona dokunabileceğimi bildiğimden onun orda beni beklediğini kendi özlemini benimkiyle çakıştırmak istediğini biliyorum. çarpışan özlemlerimiz fizik kuralları gereği (ki konusu itme momentumdur) aynı hacimde ve aynı kütlede olduklarından eşit hızla birbirimize koştuğumuzdan oldukları yerde kalıcaklar içimizde potansiyelleri kinetiğe dönüşücek, bizi bulutların üzerine çıkarıcaklar. yine sevicez yine sevicez bu sefer hiç gitmiycez.

5 Eylül 2010 Pazar

çay bükücü rıdvan

Rıdvan yurdumun kahvelerinin vazgeçilmez kahramanıdır. O son zamanların en yetenekli çay bükücüsüdür ve artık kimse kendini bu yönde geliştirmediğinden tek çay bükücü olduğu söylentiler arasındadır.Rıdvan 'ın heyecan dolu hayatına inceden bir giriş yapıyoruz rahat rahat tıpkı Rıdvan gibi.
Rıdvan'ın yeteneklerini ilk farkettiği günlerden başlayarak tüm maceralarını, hayalkırıklıklarını, kahramanlıklarını ve insanlıklarını yazıcaz çizicez okuyucaz Rıdvan olucaz.

Çayınız tavşan kanı olsun...

referandum duma duma dum

son günlerde ve gecelerde rüyalarımın popüler konusu referandum oldu. zaten yaşadığımızı sandığımız biricik ülkemizde herkesin derdi anayasa olmuş herkes açlığını bile unutmuş.'evet'miş 'hayır'mış insanlar yine taraf olmuş. bir olmayı beceremediğimizden çaktırmayalım diye hep yeni bi konu hep yeni bi tartışma. her neyse....
önceki gece rüyamda grafiti hazırlıkları içersindeydik. tüm duvarlara daha seri bi şekilde hayır yazabilmek için kartonları kesiyordum vesaire. uyandığımda bu kadar da olmaz dedim olurmuş. ondan daha önce bir gecede referandum sonuçları eşit çıkıyordu ve ben oy kullanmadığım için kendimi gayet suçlu hissediyordum. neyse rüyalarım pek de enteresan sayılmaz hatta bir çoğu rüya bile sayılmaz kabustan öteye geçemez karabasan gibi üstümüze çökmüş memleketin hali çıkabilirsen çık işin içinden uyanamazsın uyandırmaz kimse.
kendi görüşüme gelince tüm bu olayları saçma buluyorum. öncelikle anayasa değişikliğinin böyle bir paket şeklinde sunulması oldukça saçma. her yasanın karşısına iki kutu fazladan bi kaç damla mürekkep milli kriz mi yaratacaktı? merak ediyorum neden seçenekler önümüze sunulmuş gibi dururken seçme şansımız olmadan yaşamaya göz yumuyoruz?
anayasa oylaması önümüze sunulmuş inanılmaz güzel bir menü gibi. tabi hepimiz oldukça açız en lezzetlileri en güzel görünüşlüleri ön planda ağzımızın sulandığı doğru ancak bu menüyü yiyeceksek bu yemekle beraber 2 lağım faresini de mideye atmamız şart şimdi soru şu: açlıktan ağzın kokuyor karnını en leziz yemeklerle doyurucam ama bu fareler de mideye inicek ne dersin evet mi hayır mı?
aç olan evet desin midesi kaldırıyorsa yesin, ben yemem.

4 Eylül 2010 Cumartesi

dumansız iletişim

dumansız olucak deseler inanmazdım.
oldu.
ateş yerine baz istasyonlarımız, duman yerine manyetik dalgalarımız , öksürük yerine kanserimiz var.Kuşları zaten çoktan kafese kapattık. madem öyle tadını çıkaralım kuşlara konuşmayı öğretip bütün gün elimizde telefon ordan oraya koşturalım öyle çok telefonla konuşalım ki yanımızdaki kimseyle iletişim kurmayalım. sonra bir ateş yakalım sönene kadar onu izleyip bir mesaj arayalım tabi bu sırada telefonla konuşmayı 3gli ise aletimiz internette takılmayı unutmayalım. biraz sonra sıkılıp internet başına geçtiğimizde bilgece laflar edelim ki evrenle iletişimimizin güçlendiğini herkese inandıralım; buna yalnız kendimiz inanmayalım. olsun .

ben de büyük bir laf edeyim bu da son söz olsun. olsun.

kontörsüz telefon çakmaksız odun gibidir bebeğim iletişemezsin.

zeplinde yaşıyorum -intro

Zeplinde yaşıyorum ya sırf bu yüzden bile kimse ciddiye almıyor beni.
Öyle ciddiyetsizler ki zeplinde yaşadığıma bile inanmıyorlar. Ben geldiğimde üstlerindeki gölgeyi bulut sanıyorlar; kaldırıp da kafalarını bakmıyorlar. Oysa bi baksalar bulut sandıklarıyla onları öyle gezmelere götürücem ki onlara da kimse inanmıycak, 'çıldırmış olmalısın' diyip gülücekler.
Kimse gülünmek istemiyor. Oysa herkes gülmek istiyor.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

günlük1

Bu bir kafa boşaltma metnidir.


Anlamak anlamamak farketmez bir ben bilirim anltamam da gösteririm.



Neşeli günleri az insanla geçirmek neşeni azaltmaz anlatmak çoğaltır mı azaltır mı onu bilmem belki neşene seni daha çok yaklaştırır belki uzaklaştırırken alıştırır.



Alışılmış hisler kendilerini adsızlığa yakınlaştırır ne hissettiğini bilemediğinde başa dönüp ne olduğunnu hatırlayacağına bence en baştan başla.



Gittiğimiz yollar düzleştikçe yolsuzlaştığımızı hissediyorum.



Zora girince tıkanan zihin kanalların boş bir vaktinde açıldığını hissedersen onu bir yere bağlayıp köprüler kuramazsan o zaman can sıkıntısı başlar.


Can sıkıntısı yaratıcılığa da dönüşebilir ki bu zora girdiğinde seni kurtaracaktır ya da can sıkıntısı olarak kalmaya devam edip daha çok canını sıkacaktır.


Alışacaksın.



Rengini arayan adam ben miydim acaba?



Küçük maya nın küçük ben olduğundan eminim.



İçimdeki milyonlarca benle barıştım bugün öyle ya da böyle hepsini seviyorum.



Aşçı ben bana yemek yaptırdı 'bi tutam da tuz' dediğinden beri yemek yaparken onu dinlemeye karar verdim.



bugün ağustosun 3ü



günlük2

  • çamaşır makinesini çalışırken izlemeye bayılırım, çalışmazken üstünde santranç oynarım.

  • Çamaşırları astıktan sonra onları 15 dk da 1 çeviririm ,daha iyi kurumaları için. Hem bu sayede kat izi de olmuyorlar. Köfte kızartmak gibi; içleri de kurusun.


  • Düşünmek ile fikir yürütmek arasındaki bağları düşündüm arada bir bağ olması için farklı yerlerde olmaları lazımdı farkları söylerken arada bir bağ olmadıığını farkettim sonra bu konuda fikir yürüttüğümü anladım düşünmekle fikir yürütmek arasında pek bir fark olmadığını farkettiğimdeyse içimde dinmek bilmez tartışmalar doruklara ulaşmıştı. Onları kendi haline bırakıp çamaşır yıkadım.

  • Odam akşam güneşi alıyor.karşı binanın çatısındaki kuşların gölgesi düşüyor perdeme. Onları izliyorum. Dans ediyorlar.birazdan kaybolucaklar ama ben buna sevinicem çünkü bu artık odama güneş girmiyor demek olucak . Hava çok sıcak.

  • Godot'yu beklerken i okurken godot'yu beklediğimi farkettim. Hangimiz godot'yu beklemiyoruz ki::.....

  • çok sıcak.

  • Sevgilim süper bi parça yapıyor. O yeee!!

    ah şu teraminler!!.....

  • şimdi yeni karakterlere ihtiyacımız var, yepyeni, yesyeni, yemyeni....

  • karpuz geldi.

    ramazan geldiğinden çanakkalelide karpuzcu da akşamüstü gelir oldular bu sabah uykularımızın bölünmesine engel olsa da kahvaltı da sırf canım çekti diye karpuz yememi engelliyor.

  • Bugün ağustosun onbeşi.

domates günlükleri 1

DOMATESLİ KORKU treni



Ben oldum olası domatesi çok severim ne yazık ki o hep yakında ama ulaşılmaz bir sebze oldu çocukluğumda. Bu arada sebze demek ne kadar doğru bilmiyorum ama Birkaç yıl önce okuduğum bir habere göre domatesin meyve olduğuna karar verilmişti. Bu sevgili domatesin biyolojik yapısından çok dünya pazarındaki ekonomik dengelerin mutluluğu için verilmiş bir karardı. Ve yanlış hatırlamıyorsam domates bir meyvedir ama tuzla iyi gider.

Hele bir de zeytinyağı limon kekikle birleştirdin mi onu dayanılmaz kokusuyla alıp götürdükten sonra gelir bir de damağından yakalar seni ve tabaktan yok olup gidene kadar bırakmaz. Neyse hep vardı o ama ben yiyemezdim büyük güçler tarafından büyülenmiş domates yememeye mahkum edilmiş bu büyük bir sınavdı benim için ve bu sınavı atlattığımı ergenlikte farkettim artık yediğim domatesler vücudumu domates tarlasına çevirmiyordu. Kışları yemeyi pek tercih etmesem de tüm kış için depolardım zaten her gün 1 kilo domates tüketmeden uyuyamazdım uyuyamam da .


Severim domatesi.


Domatesi bu kadar sevmeme rağmen geçen kış takıldığıom hormonlu domates konusu beni geceleri uyutmaz oldu. Domates yüzünden uyuyamıyordum bütün domatesler hormonluydu ve zzaten kışın domates yenmezdi. Bu beni garip bir psikoza sürükledi aklımda sürekli domates vardı kokluyordum domatesi ama kokmuyordu bu beni hayli depresif yapmıştı o günlerde.


Ve bir gece o rüyayı gördüm hayatımı değiştiren beni terler içinde uyandıran ve uzun bir süre domatese bakamama sebep olan o rüya....


bu rüya da her rüya gibi sakin başladı hapsolduğumuz bir gece klübünde fotoğraf çekmeye çalışıyorduk ortada bir stand mankenler defileler kırılan fotoğraf mkineleri dans eden insanlar. Buraya kadar her şey normaldi gece klübünde hapsolduğumuzu anlayan bizler için sorun yoktu ta ki kapılar açılıp çıkmamıza izin verilene kadar. Bu arada o kadar çok dans etmişiz ki sabah olmuş farkedememişiz. Neyse ordaki cadı hepimizin ayağına prangalar takıp sıraya dizdi bizleri ve kendi icadı olan sandalyeler oturttu. Bu arada bilen bilir rangerlar hayli ürkütür insanı üstü kapalıdır bir eksen etrafında döner en azından sandalyeler bir yere bağlıdır. Bu kötü kalpli cadı hepimizi bu kamikaze sandalyelerinin bireysel hallerine oturttu Hiçbir yere bağlı olmayan ama oturduğum bu sandalye yükseldi yükseldi ve yükseldi sandalyeyle beraber uçuyordum uçtukça görüş alanım genişliyor ve gördüğüm şeyle beraber tanrım doğruymuş diyorum.


İilerde dev domates tarlaları var bir sürü domates her yer domates bütün dünya tek başına bir domates olmuş sanki ve aşağıdaki domatesler gittikçe büyüyor büyüyor büyüyor en sonunda bir futbolsahasından daha geniş çaplı bir domatesle karşılaşıyorum ve biliyorum sandalye oraya yöneliyor sanırım bizi bu dev domateslerle öldürecekler diye düşünüyorum ve olanımı yapıyorum.

Domatesin içine girmem aslında biraz zor çünkü budev domatesin zarı çok kalın olmalı ama bu cadı bizi buraya çok şşiddetli de yollayabilir domatesşn içinde boğğulmak istemiyorum. Mezar tasşımda domatese doydu yazması ilginç olurdu tabi.

Evet plan şuydu:


domatesin içine girdiğimde dev çekirdeklerin arasından süzülüp domates suyunun içinde yüzerken domateisn kabuğunu delene kadar domates yemeliydim. Bu beni kurtarabilecek tek plandı. Hazırlandım.


Ve uyandım. Ter içinde uyanmışlığın hararetiyle önce mutfağa sonra buzdolabına yöneldim.bu arada koridorda çok temkinliydim yeni keşfettiğim domates fobim beni her yerde yakalayabilirdi. Dolabı açtım 1 bardak soğuk su içtim ve orda bir domates gördüm. Tuzla ne güzel olur diye düşündüm elimde bıçağım onu bir güzel doğradım tuzlayıp yedim.


Domates çok güzel.


çanakkaleli

geçen ay yeni evimize taşındım müp ve ben bu durumdan çok memnunuz kocaman odalarımız jakuzimiz içinde bir bilardo masasının da bulunduğu bir salonumuz var. aslında bilardo masası konusunda müple anlaşmazlığa düştük müp viski içerken bilardo oynamak istediğinden bahsetti oysa ben bilardodan pek haz etmem. Çünkü bu oyunda çok iyi olduğumdan arkadaşlarımı yenip sürekli yeni bir rakip aramam gerekiyor ve bu durum bir zaman sonra içinden çıkılamaz bir labirent misali beni içine hapsediyor. Her neyse evde çok mutluyuz terasta barbekü partileri evde inanılmaz güzel zamanlar her şey çok güzel.

Yalnız şöyle bir sorun var ki evimiz uktra lüks olmasına rağmen lüks içinde yaşadığımızın tahmin bile edilemeyeceği bir rum mahallesinde ikamet etmekte olduğuımuzdann çeşitli mahelle otoriteleri tarafından baskı altında olduğumu hissediyorum. Sevgili komşular mahallede nöbet tutuyorlar bir kere günün her saati saniye aksatmaksızın en azından bir kişi pencerede oluyor. Bu pencere gardiyanları sürekli mahallede neler olup bittiğinden haberdar olup fiskos halinde bunu birbirlerine anlatmakla yükümlüdürler. Satıcılar bağıranlar çağıranlar arabalar alarmlar vs derken tam bir kaosun içine hapsolmuşum farketmeden. Bu durumu farkeder farketmez bir tatile çıkmam gerektiğini düşünüp Birkaç gün sonra tatile çıktım. Ancak bu birkaç günlük dönemde esrarengiz bir olay dikkatimi çekti ve tatil boyunca da beni hiç rahat bırakmadı. Sürekli çanakkaleliyi düşünüyordum.


Bir sabah o sesle uyandım. Kalın bir erkek sesi çanakkaleli diye hiç durmadan bağırıyordu sesin yürüyüşünü izledim ses uzaklaştıkça daha çok yankılanıyordu beynimde . Kafam allak bullak oldu çanakkaleli de kim di?? peki ya bu adam ??


belki de gizli bir dedektifti ve çok önemli bir vaka için çanakkaleliyi kimseye belli etmeden bulması gerekiyordu ki bu yüzden kimseye sormadan böyle bağırark onu arıyordu.....


belki çanankkalelinin sevgilisiydi ve dün gece yaptıkları tartışmadan sonra çok alkollüyken buraya gelmiş ondan özür dilemek için böyle yapıyor da olabilirdi...


belki de bir seri katildi bu ve adanadan başlayarak tüm illerden birini öldürüyordu mahalleden ve sıra çanakkaledeydi.

Tanrım 18 kişinin canına kıymış.tı bile.


Bir mafya anlaşmazlığı da olabilir, tefe tüfe, müdür her şey her şey olabilir. Acaba neler dönüyordu mahallemizde.....


bütün gün bunları düşünüp ardından saat daha 10 a gelmeden yorgun düşüp uyumuşum.


derken ertesi gün ses yeniden kulaklarıma yanaştı ve ben de pencere gardiyanlarından biriymişim gibi yaparak kafamı camdan uzattım çanakkaleliyi arayanın kim olduğuna baktım. Hala görünürde kimse yoktu. Az sonra ellerini arkasında bağlamış esmer tenli orta yaşlı bir adam belirdi. çanakkaleli diyerek tüm camları kontrol ediyordu. Korkumdan hemen içeri kaçtım kalbim küt küt atıyordu. Dışarda Hiçbir gardiyan da kalmamıştı. Herkes bu adamdan korkuyor olmalı! ve o çanakkaleliyi arıyor kim bilir onu bulursa ne yapıcak diye düşündüüm.

Bu arada çanakkalenin görüntüsü geldi gözlerimin önüne gözlüklerinin arkasından boş odasında salınan perdeyi izlerken tirtir titriyordu zayıf vücuduyla. Zavallı çanakkaleli teni bir kağıt gibi bembeyaz olmuş yıllardır evden çıkamadığından kimbilir bu adam çanakkalelliye ne işkenceler edicektir. Çanakkaleli için dua ettim ve adama kötü kötü baktım arkasından. Umarım her gün böyle bağırırsın ve en sonunda sesin kısıldığında geldiğin yere geri dönmek zorundan kalırsın. Çanakkaleliye zarar veremeyeceksin.


Tatile çıktığımda aklım hala çanakkalelideydi. Onun için bir imza kampanyası başlatmaya korkunç adam geldiğinde polise haber verip onu yakalatmaya karar verdim. Umarım ben dönene kadar çanakkaleliye bir şey olmazdı.


Çanakkaleye uğradım tatil dönüşü çanakkale türküsünü söylerken gözlerimi dolduran çanakkaleliden başkası değildi. Kim bilir bu türküyü ne de çok seviyordu onun için bu türküyü tekrar söyledim...' çanakkaleeeee içindeeeeeee.....'


tatil dönüşü evde sular yoktu bu çok enteresan bir durumdu çünkü komşularda da su yoktu kimse de yoktu sanıyorum bunu o korkunç adam yaptı diye geçirdim içimden. Evde bir iki saat geçirdikten sonra sular geldi soğuk bir duş alıp yattım. Ertesi gün uyandığımda elektrikler yoktu ve yine komşularda da yoktu bu çok büyük bir olay yarattı mahallede gardiyanların hepsi camdaydı artık.

Kendimi hemen dışarı attım biraz dolaştım hava kararmadan eve dönerken çanakkaleli sesi benim biraz önümden daha ileriye akıyordu adımlarımı hızlandırdım ve ses doğru yöneldim. Onu artık görebiliyordum. Biraz daha ilerledim gardiyanlardan biriyle konuştuğunu gördüm kaç kilo olsun diye soruyordu kadına bu beni daha da şüphelendirdi ve artık durumlar midemi bulandırmaya başlamıştı. Çanakkaleliyi parçalayıp kiloyla gardiyanlara mı verecekti???


takip ettim bir domates kamyonuna doğru yanaştı bir poşet aldı ve domatesleri doldurdu tartıp gardiyanın aşağı sarkıttığı sepete koydu poşeti ve sepetin içinden bir şeyler aldı. Bunlar gizli bir takas peşindelerdi. Acaba gardiyan adama ne verdi.??


heyecanla eve geldiğimde kalbimin atış hızı nerdeyse ışık hızını yetişmişti. Durumu hemen sevgilime de anlattım bunu içimde daha fazla gizli tutamazdım . Beni sessizce dinledi arada hmmlar yaparak. durumun ciddiyeti onu da endişendirmişti sanıyorum.

Bana


çanakkale domatesi iyi olur


dedi .


Birkaç gün sonra kahvaltı için dolabı açtığımda domates olmadığını farkettim ve durumu hemen sevgilime ilettim o da bağıran adamdan alalım bir çanakkale domatesi yiyelim dedi. Heyecanlandım bu adamla ilk karşılaşmamız olucaktı ve sepetimiz de yoktu. aşağı Bir şey sallayamazdık ben bu işin içinde olmak istemediğimi söyledim sevgilim güldü ve domatesçi diye seslendi adama .

İşte o an bu adamın çanakkale domatesi satan birisi olduğunu anladım ve çanakkaleli derken domateslerden bahsettiğini farkettim.

Domatesleri yıkayıp doğradım zeytinyağı tuz ekledim biraz .

Bir güzel yedik ama sevgilim beğenmedi domatesi bu sese bu domates ne be dedi. Ona domatesin ne olduğunu göstericem dedi. O günden sonra domatesçi burdan geçmedi. Acaba sevgilimin gösterdiği domatesler onu çok mu korkutmuıştu.

kim bilir. *?

artık domatesi aşağı sokaktaki bakkaldan alıyoruz onlar çok güzel.


12 Temmuz 2010 Pazartesi

sTorY of JOhn

once upon a time there was a rabbit that can't jumped called John.

Poor John could not play with others 'cause he could not jump.

John could not jump so life is so hard for him.

John could not jump so all of his friends are away from him.

>> JohN, Oh John what a lovely rabbit you are.

>>> You can't jump so you are not a rabbit anymore.

>You have to choose the hard way 'cause you can't jump.

>>>you can'T jump so you shouLd try to fly.

So John decided to fly.He found a friend who can fly easily. It was a bird called Beo.

Beo... The expert of flying.

John asked him if Beo could teach him to fly. Beo, the bird, answered him . The expert of flying said him 'yes'


yes Yes YeS YES yes...



John heard the answer then he jumped into the sky with happiness.


John could jump.

MaYa VOL.1

Bir noktayla başladı her şey.


Hepsinin bir rengi vardı, yaşadıkça gördükçe noktayı doğruya eğrilere çevirmişlerdi. çok genişlememeleri gerekiyordu hepsi başlangıç noktasını merkez kabul edip renkleri değiştirmeye başladılar.
Dışarıdan daire gibi görünüyordu hepsi ucu açık genişlemeye uzamaya hazır haldelerdi. kimi parlak yeşilini saklıyordu gözleri kamaştırmamak için; kimi altını gizliyordu çalınıp gitmesin diye. kat kat renk renkti hepsi.kimi kendini korumak için renkleri daha koyuya götürüyor kimi daha da açıyordu, göstermekle göstermemek arasında gidip geliyorlardı hepsi şeffaftı oysa herkes renkleri görüyordu ama yadsınamıycak da bi gerçek vardı ki ya herkes istediği rengi görüyordu ya da yaratılmış ilüzyona kapılıp gidiyordu. merkeze ulaşana dek merkezzde olduklarını sanıyordu keşfe çıkanlar ama herseferinde bir başka merkez olduğunun farkına varıyorlardı. 'hangi renk gerçek renkti'' saf öz rengi hangisiydi' bunu hiç bilemeyeceklerini zamanla öğrenmişlerdi. keşifler daha bi korkuyla daha bi heyecansız olmaya başlamıştı. hayalkırıklıklarından enfes kırmızının altından çıkan kahverengilerden çekindiklerinden çoğu gözlerini çoktan kapatmıştı. yalnız cesaretle gözleri açık yürüyenler biliyorlardı doğru rengi bulduklarında doğru renkleri görebiliceklerdi.

Küçük MaYa bunları çok erken farketmişti diğerlerinden ya da diğerlerinin de bunun farkında olduğunu geç anlamıştı.Çok canı sıkılıyordu renkler değişince sahte renklere katlanamıyordu. kendi renginin de değiştiğinin çapının büyüdüğünü farkettiğinde bunun biraz da istemsiz olabiliceğini büyümenin bu demek olabiliceğini farketti.
Hergün bir yeni rengi silmek için akıttığı gözyaşları da azalmıştı; reNkleri tatmaya, koklamaya, onlara dokunmaya başlamıştı artık. keyfini çıkarmanın vakti gelmişti.En sevdiği rengi bilmiyordu ama kahverenginden hiç hoşlanmadığı kesindi. Hep kahverenginden kaçtı ama en çok lacivertten korktu koyu renkler çok şey saklıyorlardı ve bu onu deli ediyordu. Elbette herkes bir şeyler saklardı ama bu kadar karanlığa bulanmak nedendi bunu hiç anlamamıştı.Zamanla laciverti de sevmeye başladı artık onu ürkütmüyordu; Bu da MaYa yı korkuttu: bir sonraki rengi lacivert mi olacaktı?

Aslında alakası yoktu içerdeki renklere dokunmayı öğrenmişti ve laciverterin siyahların içinde de yumuşak renklerin olduğunu biliyordu.