12 Temmuz 2010 Pazartesi

sTorY of JOhn

once upon a time there was a rabbit that can't jumped called John.

Poor John could not play with others 'cause he could not jump.

John could not jump so life is so hard for him.

John could not jump so all of his friends are away from him.

>> JohN, Oh John what a lovely rabbit you are.

>>> You can't jump so you are not a rabbit anymore.

>You have to choose the hard way 'cause you can't jump.

>>>you can'T jump so you shouLd try to fly.

So John decided to fly.He found a friend who can fly easily. It was a bird called Beo.

Beo... The expert of flying.

John asked him if Beo could teach him to fly. Beo, the bird, answered him . The expert of flying said him 'yes'


yes Yes YeS YES yes...



John heard the answer then he jumped into the sky with happiness.


John could jump.

MaYa VOL.1

Bir noktayla başladı her şey.


Hepsinin bir rengi vardı, yaşadıkça gördükçe noktayı doğruya eğrilere çevirmişlerdi. çok genişlememeleri gerekiyordu hepsi başlangıç noktasını merkez kabul edip renkleri değiştirmeye başladılar.
Dışarıdan daire gibi görünüyordu hepsi ucu açık genişlemeye uzamaya hazır haldelerdi. kimi parlak yeşilini saklıyordu gözleri kamaştırmamak için; kimi altını gizliyordu çalınıp gitmesin diye. kat kat renk renkti hepsi.kimi kendini korumak için renkleri daha koyuya götürüyor kimi daha da açıyordu, göstermekle göstermemek arasında gidip geliyorlardı hepsi şeffaftı oysa herkes renkleri görüyordu ama yadsınamıycak da bi gerçek vardı ki ya herkes istediği rengi görüyordu ya da yaratılmış ilüzyona kapılıp gidiyordu. merkeze ulaşana dek merkezzde olduklarını sanıyordu keşfe çıkanlar ama herseferinde bir başka merkez olduğunun farkına varıyorlardı. 'hangi renk gerçek renkti'' saf öz rengi hangisiydi' bunu hiç bilemeyeceklerini zamanla öğrenmişlerdi. keşifler daha bi korkuyla daha bi heyecansız olmaya başlamıştı. hayalkırıklıklarından enfes kırmızının altından çıkan kahverengilerden çekindiklerinden çoğu gözlerini çoktan kapatmıştı. yalnız cesaretle gözleri açık yürüyenler biliyorlardı doğru rengi bulduklarında doğru renkleri görebiliceklerdi.

Küçük MaYa bunları çok erken farketmişti diğerlerinden ya da diğerlerinin de bunun farkında olduğunu geç anlamıştı.Çok canı sıkılıyordu renkler değişince sahte renklere katlanamıyordu. kendi renginin de değiştiğinin çapının büyüdüğünü farkettiğinde bunun biraz da istemsiz olabiliceğini büyümenin bu demek olabiliceğini farketti.
Hergün bir yeni rengi silmek için akıttığı gözyaşları da azalmıştı; reNkleri tatmaya, koklamaya, onlara dokunmaya başlamıştı artık. keyfini çıkarmanın vakti gelmişti.En sevdiği rengi bilmiyordu ama kahverenginden hiç hoşlanmadığı kesindi. Hep kahverenginden kaçtı ama en çok lacivertten korktu koyu renkler çok şey saklıyorlardı ve bu onu deli ediyordu. Elbette herkes bir şeyler saklardı ama bu kadar karanlığa bulanmak nedendi bunu hiç anlamamıştı.Zamanla laciverti de sevmeye başladı artık onu ürkütmüyordu; Bu da MaYa yı korkuttu: bir sonraki rengi lacivert mi olacaktı?

Aslında alakası yoktu içerdeki renklere dokunmayı öğrenmişti ve laciverterin siyahların içinde de yumuşak renklerin olduğunu biliyordu.

Bir Masal

ModerN zamanlarda büyüsünü kaybetmiş masalların kahramanları olduk biz hepimiz. Hiç aşamadığımız gidemediğimiz bilemediğimiz kaf dağı bile yanıbaşımızda bitiverdi. Bir varmış bir yokmuş derken varlığımızı da hiçliğimizi de aramaktan, bulduğumuzla yetinmeyip yeni bir benler yaratmaktan yorgunken uyumak için masallar uyduramaz olduk birbiirimize. Bir masalın içinde yaşar olduk belki de ...

tüm masalların prenseslerini kendimiz sandık cadıların kendi masallarının prensesleri olduğunu unutur olduk. Belki başka bir masalın cadısı bizdik ya da sadık hizmetçisi. Gel zaman git zaman kısalan masal girişlerinde mutlu sonu o kadar görmek istedik ki masalı hiç okumadan sonuna geldik.

Masallarla büyüdüm ben yüzlerce masal okudum binlercesini belki kendim yazdım. Yazdığım masalların hiç sonu olmadı sanırım son zamanlarda . heyecanla yazdığım girişler dışarıdan gelen bi etkiyle nedense hep giriş olarak kalmak zorunda kaldı. Saçma belki ama yalnızken okuyabiliyorum masallarımı ve ancak ben kendimle bile değilken tam anlamıyla yalnızken yazabiliyorum masallarımı.


Kıssadan hisse insanlarla yaşamak zor. Saygı beklemekse çok saçma.



Bunalımlı günlerimden birindeyim sanıyorum ki insanlara olan öfkem bir türlü dinmiyor. İnsanlara diye genellediğim bu öfke aslında çok yakınımdaki Birkaç kişi içinse de işin özünde kendime.

Her şeyi gördüğümü sanırdım her şeyi ben bilirdim ve hata yapmazdım kirlenen ruhlaraysa hiç katlanamazdım. Masalımı renklendireceksen girebilirdin hayatıma ya da ders vermek için. Masallar ders vermek içindir biraz da ne de olsa. Her neyse dersimi aldım. En büyüklerinden biri oldu bu sanırım:)

en iyisi masalın bu kısmını kısaca yazmak buraya::::


pek de soğuk olmayan kışlardan biriydi ruhani işlerimle pek meşgul olmadığımdan zayıf düştüğüm günlerdi ilgiye ihtiyacım vardı ve yeni insanlara. Bir sürü arkadaşım vardı ama hepsi onlardan küçük olduğumdan bana annelik yapmaktan başka bir şey yapmıyorlardı oysa anneye değil arkadaşa ihtiyacım vardı o sıralarda. Sevgilim dediğim lanetli bir kurbağayla geziyordum. Onu ilk öptüğümden beri kendini prens sanıyordu ve bir hatasıyla tekrar kurbağaya dönüşeceğini bilmiyordu. Onun hikayesi çok farklı gerekli olmasa bile belki bir gün bi yerlerde yazarım. Her neyse okulla bağlantım da pek olmadığından o sıralar bir okul gezisiine geç kaldım. Bu okul gezisi bize çok şey öğrenmemiz için türlü yollar gösterecekti. Hiiç bilmediğimiz bu yere tek başıma gidip otelimi buldum çok geç kaldığımdan kendim gitmek zorunda kalmıştım. Ve son kalan boş yere yerleştim. Burda kendim gibi olduğunu düşündüğüm biriyle karşılaştım. Çok renkliydi ve tam bir kız ggibiydi benim aksime saçlarını tarıyor makyaj yapıyor ve güzelliğini kullanarak insanları büyülemeye çalışıyordu. Bu sıralarda zaten kurbağa da bana ne kadar çirkin olduğumdan bahsedip duruyordu ve güzel kızlarla gönlünü eğlendirmekten geri kalmıyordu. Tüm bunlara göz yumuyor tekrar kurbağaya dönüşmemesi için ses çıkarmıyordum. Bu kızla arkadaş olduk o bana diğerleri gibi annelik yapmıyor arkadaşmışçasına yaklaşıyordu çocuklar gibi seviniyor benimle aynı duygulları paylaşıyordu aynı şeyleri yaşamışız gibi yapıyor farklı insanlar olduğumuzu bana unutturuyordu. Sanırım kapanan gözlerim o zaman pek fazla yardımcı olmadığından ykalştıkça yaklaşıyorduk o anlatıyor ben dinliyordum her şey yolunda gibi görünüyordu..


az bir zaman sonra gezi dönüşü toparlanan iç dünyamdan güç alarak prense aslında kurbağa olduğunu anlattım ve kurbağaya dönüştü göz yaşlarıyla. Bu sırada alışmış olduğum birinden kopmak zor geldiğinden ben de üzülüyordum. Kurbağanın bana söylediği yalanlar yüzünden paranoyaklaşmış kimseye güvenemez olmuştum. Bu sırada arkadaşım hep yanımdaydı beni kurtardı ya da öyle yapmış gibi göründü çünkü zaten atlatacaktım. Sanırım bu arkadaşım kırılan güvenimi iyice yerle bir ederek ona güvenmemi sağlamıştı. Bu zor ve yalnız zamanlarımda daha çok beraber vakit geçirebilmemiz için aynı sarayda yaşamamız gerektiğini düşünmüştü. Bir krallığa sığındık ve kendi sarayımızda yaşamaya başladık..


ancak gözlerim açıldığında gördüğüm ne bir saraydı ne de ben oraya aittiim. Yalanlarla süüslenmiş bir dünyanın tam da ortasındaydım hırslar ve kıskançlıkların çirkinleştirdiği bir sürü insan vardı etrafımda burası onların lanetli şatosuydu ve sırf bu yüzden burda mutlu olmayı beceremiyordum. Sürekli gözyaşı dökerken kendime kzıyordum en çok. Bir gün şatonun dışında tek başıma dolaşıp rahatlama fırsatı bulmuşken özlediğim gökkuşaklarımı arıyordum ve bir su kenarında parlayıp yanan bir prens gördüm. Atı üzerinde şiirler okuyor şarkılar söylüyordu. Onu uzaktan izledim Birkaç gün o zaten benim farkımdaydı. Konuşmaya başladığımızdaysa artık prensten uzakta olmak istemediğimi anlamıştım hislerimi sürekli onunla paylaşıyor ona şiirler yazıyordum. Lanet yüzünden düğümlenen dilim açılmış içimdeki kaynak yeniden sular fışkırtmaya başlamıştı. Gözlerim parlıyor gittikçe daha çok ben oluyor ve daha çok uzaklaşıyordum şatonun lanetinden. Şatonun büyük kraliçesinin karşıma dikilmesi uzun sürmemişti. Lanetin çözümlendiğinni parıldayan renklerimden anlamış prensle görüşmemi yasaklamıştı. Buna anlam veremiyordum prensle gizlice görüşmeye başladımsa da sarı kraliçenin ajanları her yerdelerdi ve prense karşı büyüyen hislerim aşka dönüşüyordu. Şatodan kaçtım. arkadaşım prenses tufeys i hala sevdiğimden ve onun da bu şato da lanetlenmiş olarak yaşadığını düşündüğümden arada şatoya uğruyordum. Her şatoya gidişimde sarı kraliçenin öfke dolu gözleriyle zehir saçışını görebiliyordum. Bu sırada prenses Müple olan yakınlığım kimsenin gözünden kaçmıyordu. O da buraya görevlendirilerek gelmiş bir periden başkası değildi. Görevini tamamlamasına az kaldığını hissedebiliyordum. Bu şatodan pılımı pırtımı alıp gitmeliydim bir daha dönmemek üzere. Ama tufeys sihrini öyle bir kullanıyordu ki içimdeki sevgi tomurcukları ve daha önce ettiğim kimseyi kırmama yemini yüzünden bir şey yapamıyordum. Bu sırada prenses Müp ben ve ateş prensi hep beraber bir plan yapmak için buluştuk ve kendi sarayımızı inşa etmeye karar verdik. Vermiş olduğumuz karar sarı kraliçey7le tufeysi çılgına çeviri. Çıldıran tufeys beni sihriyle tekrar geri dönmem için bile zorlamıyordu artık öfkesinden. çok rahatlamıştım.. ancak tufeysin ve sarı kraliçenin içlerinde bu kadar kötülük barındırıyor olmaları ve yalan söylemeyi bir meziyet bilip bana bile bunun için zorlamalarda bulunuyor olmaları ve benim bunları yeni farkediyor olmam beni de öfkelendirmişti. Öfkemi dindirmek için konuşsam da dinen kızgınlığım genel bir kızgınlığa dönüşmüştü çünkü yalancılar kraliyetinin egemen olduğu bu dünyada yaşadığımı yeni farketmiştim. Farkettiklerim dışında önceden farkedemediklerim sürekli enseme şaplıyor sürekli beni yeniden yere çarpıyordu prens beni her seferinde kaldırıp yaralarımı sarıyordu. Artık düşmeyeceğimi bilmek ve gözlerim hep açık çıktığım bu yol ve huzur dolu sarayımız beni çok rahatlatıyor. Öfkem gittikçe olgunluğuma dönüşüyor.


Aldığımız ders açık çalana çırpana yalan söyleyene huzur yok!!

sabırla kocaman açık gözlerle sevgi dolu dünyalarımıza yeni fidanlar ekmek için sadece daha çok kendimiz olmamız ve bulduğuz ya da henüz bulmadığımız kendimizi çok ama çok sevmemiz gerek.

Daha çok sevgi....